Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Yazan: Ayşe Çelikkaya
80’lerin sonu, 90’ların hemen başı. Evdeki renkli televizyonun karşısına kurulmuş bir çocukken, ekranda adını henüz koyamadığım, ama beni oraya çivileyen devasa bir büyü vardı. O yaşlarda beni yakalayan şey sadece büyük yıldızların parıltısı değil; her an patlamaya hazır bir dünyanın o sakin, sinemasal dinginliğiydi. Büyüdükçe ve kırıldıkça anladım ki, o çocuk gözlerimle izlediğim sahneler aslında sinema tarihimizin en güçlü, en tematik köprüleriymiş. Türk sinemasında aşk ve erkeklik genellikle ya bükülmez bir bilekle ya da gözyaşını içine akıtan bir gururla tarif edilirken; bu filmler o iki uç arasındaki o tekinsiz coğrafyanın haritasını çıkarıyordu. Bu hikayeler sadece ekranda akıp gitmedi; Cahit Berkay’ın, Yalçın Tura’nın melodileriyle ruhuma sızıp hayata ve aşka dair ilk inançlarımı, ilk hayal kırıklıklarımı inşa etti.
Kronolojinin çarklarını geriye doğru çevirip o üç şahesere (Devlerin Aşkı, Selvi Boylum Al Yazmalım ve Bir Yudum Sevgi) yeniden bakmak, aslında kendi büyüme hikayeme de yeniden bakmak demek.
Melville resetleşmesi ve bir intihar melodisi olarak Devlerin Aşkı
Atıf Yılmaz’ın o büyüleyici rejisiyle 1976’da hayat bulan Devlerin Aşkı, kentin, büyük sermayenin ve aristokrasinin göbeğine düşüşün sinemasal resmi. Hatırlarsak; gücü, parayı ve statüyü elinde tutan Süreyya Bey ile onun mutlak gücüne ve kibrine karşı kendi onuruyla direnen Tarık’ın amansız aşk denklemi karşısında koca bir imparatorluğun nasıl un ufak olduğunu izlemiştik. Atmosferi ve sınıfsal kibri ele alma biçimiyle bu film, Fransız sinemasının efsane yönetmeni Jean-Pierre Melville’in 1967 yapımı başyapıtı Le Samouraï (Samuray) ile muazzam bir tematik akrabalık taşır. Alain Delon’un o soğuk, kusursuz, pardesülü ama içi paramparça ve yalnız "cool" dünyası neyse; o büyük gücün ortasında kendi onurunun ve aşkının hapishanesinde kalan, sessizce ölüme yürüyen Tarık karakteri de tam olarak odur.
Filmin derinindeki o dip anlamsa o gün o çocuk aklıma; gücü ve mülkiyeti elinde tutan Süreyya gibi figürlerin aslında kendi lüks dünyalarının kölesi olduğunu, gerçek özgürlüğün ise Tarık gibi her şeye rağmen boyun eğmeyen, eğilmeyen bir onurda saklı olduğunu fısıldıyordu bana.
Ancak bu filmin bendeki asıl kırılma noktası, Cahit Berkay’ın o insanın ruhunu tırmalayan deha ürünü müziğindeydi. O melodi bende, yıllar sonra Levent Yüksel’in sesinde “Bu gece son, biraz sonra bu kapıdan son kez çıkacağım...” diye yankılanacak olan o büyük hakikati daha çocukken fısıldamıştı: Bir aşk, ancak onur üstünde yükselip beslenebilirdi. Gerçek bir bağ, tensel bir çerçevenin çok dışında, onun çok daha üstünde bir yerde kurulurdu. Onur bittiğinde, devlerin aşkı da bitiyordu.
Aşkın iki yüzü ve emeğin keşfi olarak Selvi Boylum Al Yazmalım
1977 yapımı Selvi Boylum Al Yazmalım’da, o kentsel kibrin tam zıddı bir yere; çamura, baraj inşaatlarına ve o bitimsiz yollara fırlatmıştı bizi. Atıf Yılmaz’ın Ali Özgentürk’ün senaryosuyla ölümsüzleştirdiği bu yapım, modern dünyanın sunduğu o tekinsiz özgürlüğe yenik düşenlerin hikayesiydi. Dünya sinemasında Elia Kazan’ın 1951 yapımı A Streetcar Named Desire (Arzu Tramvayı) filminde Marlon Brando’nun sergilediği o "ham, sisteme uymayan, tehlikeli" erkeklik enerjisinin Anadolu toprağındaki tam karşılığıdır bu filmdeki İlyas figürü. Brando nasıl Amerikan rüyasının yırtık afişiyse, İlyas da Türkiye'nin o erken modernleşmesinin yaralı şoförüydü.
Hayatta hepimizin can havliyle koştuğu o radikal özgürlük arayışı, günün sonunda önümüze çok ağır bir fatura çıkarıyor. İlyas o bitmeyen yollarda, tekinsiz maceralarda kendi özgürlüğünü ararken; aslında bir kalbe demir atmanın, bir hayata sahip çıkmanın o ürkütücü sorumluluğundan kaçıyordu. Yolun büyüsü, bir bağ kurmanın ağırlığı karşısında korkakça bir sığınaktı belki de. Ve bu film bana daha o yaşlarda, bir insanın kendinden kaçarken kaybolmasının en mümkün en büyük trajedisi olduğunu fısıldamıştı
Peki ya bu filmin müziği? Cahit Berkay’ın o hepimizin kalbine kazınan ikonik tınısı, bana aşkın iki yüzünün olduğunu da göstermişti. O melodi içimde döndükçe anladım ki; sadece yakışıklılık ya da güzellik, bir aşkın devamı olmaya yetmiyordu. Kalp kırıklığının ortasında yükselen o müzik, saf tutkunun karşısına "emeği" koyuyor ve o yaşta bana ilk kez gitmenin kolaylığını, kalmanın ise ne büyük bir cesaret gerektirdiğini öğretiyordu.
De Sica çaresizliği ve bir Yalçın Tura akoru olarak: Bir Yudum Sevgi
Ve 1984. Atıf Yılmaz’ın yönettiği, kentin o sert çeperini ve işçi sınıfını en iyi bilen usta yazar Latife Tekin’in (Fehmi Yaşar ile birlikte) kalemiyle büyüttüğü o can acıtıcı yeraltı köprüsü: Bir Yudum Sevgi. Kentin çeperinde, bir fabrikada, geçim derdinin ve mutsuz evliliklerin tam ortasındayızdır. Bu yönüyle film, dünya sinemasında İtalyan Yeni Gerçekçiliği'nin babası Vittorio De Sica'nın 1948 yapımı Ladri di biciclette (Bisiklet Hırsızları) filmiyle aynı damardan beslenen başka bir akrabasıdır. De Sica, savaş sonrası Roma'sında bir bisiklet üzerinden sınıfsal çaresizliği nasıl anlattıysa; Atıf Yılmaz ve Latife Tekin de fabrikanın gölgesinde bir yudum nefes arayan o sıkışmış insanları, özellikle de o güçlü kadınları öyle anlatır.
Bendeyse bu film başka işledi. O çocuk kalbimle ve aklımla ekrandaki büyüklerin, kendi mutlulukları için başkalarını öylece geride bırakabilme, birilerini feda edebilme rahatlığı içimi ürpertti. Yalçın Tura’nın o hüzünlü notaları odada yankılanırken, televizyona bakarak aslında şunu düşünmüş olduğumu şimdi daha net seçebiliyorum: Gerçek bir sevgi, insan ne kadar çok isterse istesin, arkasında kırık kalpler bırakarak, birilerini feda ederek kurulamazdı, kurulmamalıydı. Büyüklerin o cüretkar, bencil dünyasını izledikçe; her şeyin kimsenin canı yanmadan, sadece sevgiyle çözülebileceğine olan o çocuksu inancın ne kadar kıymetli olduğunu anladım. Kalbimi, o erkenden büyümek zorunda kalan yetişkinlerin dünyasından korumam gerektiğini daha o yaşta hissedip, o saf inanca daha da sıkı sarıldım hep.
Ve filmin müziğine gelecek olursam, Yalçın Tura’nın, o yıl Altın Portakal’da "En İyi Müzik" ödülünü bileğinin hakkıyla kucaklayan o hüzünlü film müziği renkli televizyonun hoparlöründen odama yayılırken, kafamda bambaşka bir dünya kuruluyordu. O dönem, dünyadaki her şeyin bir gün yoluna gireceğine, her zorluğun sadece "sevgiyle" halledilebileceğine dair sarsılmaz, masum inanç. Yalçın Tura’nın o ödüllü, muazzam bestesi ve Latife Tekin'in o gecekondulardan yükselen gri, endüstriyel yorgunluğu; benim o her şeyin sevgiyle ama illaki vefa barındıran bir sevgiyle çözüleceğine inanan çocuksu masumiyetimle tezat bir şekilde harmanlanmıştı. Hayatın o kadar da toz pembe olmadığını ama yine de tutunacak tek dalın (yine de vefayla) örülü bir yudum sevgi olduğunu o fabrikanın gürültüsü ve o müziğin eşsiz uyumu içime kazımıştı.
Bir devrin ve çocukluğun vedası
Bu üç film; taşradan kente, fabrikadan holding gökdelenlerine uzanan bir Türkiye panoramasını ve aslında benim o televizyon karşısında büyüyen çocukluğumu önüme seriyor. Her şeyin hızla tüketildiği, duyguların derinliğini kaybettiği bu yeni "yorgunluk toplumu"nda; bu filmlerin ve o zamansız melodilerin bize sunduğu o ağır, temkinli ve gururlu anlatıları bugün çok daha iyi anlıyorum.
Onlar sadece sinema klasiği değiller; her notasıyla, her karesiyle bizim kuşağımızın duygusal hafıza kartları. Şimdi o filmleri var eden büyük değerler tek tek o köprünün üzerinden geçip gidiyor ve bizi o zamansız siluetlerle baş başa bırakıyor. Çocukluğumun o renkli televizyon ekranından bana kalan emek, onur, vefa ve o unutulmaz melodiler, hayata karşı hâlâ en masum sığınağım.
Yorum Yaz