Eski Ramazanların Sırrı Neydi?

Tarih

Bugün birçok hassasiyetini unuttuğumuz, İslam dünyasında rahmet, mağfiret ve istiğfar ayı olan Ramazan, bir ibadet mevsimi olmanın ötesinde, ümmet bilinciydi. Ramazan, tüm İslam aleminin kalbinde aynı anda çarpan büyük bir huzurdu. Hilalin ilk göründüğü gece, yalnız bir şehirde değil; Kahire’den Semerkant’a, İstanbul’dan Saraybosna’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada aynı heyecanı uyandırıyordu.

Hilal ilk göründüğünde, şehirde tarif edilmez bir sevinç dolaşır; sanki gökyüzü, yeryüzüne rahmet dolu bir müjde bırakırdı. Ramazan, aynı vakitte aç kalmanın, aynı vakitte şükretmenin ve aynı vakitte dua etmenin ortaklığıydı. Sofralar kurulurken yalnızca yemek değil, merhamet paylaşılır. Zekât ve fitreyle gönüllerin görünmeyen yaraları sarılır; zenginle fakir arasındaki mesafe bir tas çorba kadar azalırdı.

Ve Ramazan geceleri… Kadir Gecesi’nin ihtimalini taşıyan o uzun geceler, semaya açılmış milyonlarca yüreğin sessiz duasıydı. Kur’an’ın indirildiği ay olması hasebiyle Ramazan, kelamın nuruyla insanlığı yeniden inşa etmeye çağırırdı. 

Belki de Ramazan’ın İslam dünyası için asıl önemi şuradadır: Aynı hilalin altında, aynı duada, aynı secdede birleşebilmek bir olmaktır… Coğrafyalar ayrı olsa da kalbin kıblesinin bir olduğunu yeniden hatırlamaktır. Şimdi gelin hep birlikte, bu büyük mananın gündelik hayatta nasıl ete kemiğe büründüğünü görmek için eski Ramazanların o zarif geleneklerine doğru birlikte bir yolculuğa çıkalım.

Evlerde ve camilerde ramazan ayına özel hazırlıklar yapılırdı

Evler, on bir ayın Sultanı, ayların en güzeli kabul edilen Ramazan-ı Şerif’i karşılamak için adeta seferber olurdu; köşe bucak temizlenir, her eşya yerli yerine konur, sanki gönüllerle birlikte mekânlar da arındırılırdı. İlk sahur, ilk iftar hane halkı için günler öncesinden ayrı bir heyecana dönüşür çarşıya çıkılır, iftariyelikler ve sahurluklar özenle seçilir, mutfakta tatlı bir telaş başlardı. Hurma ve zeytin hem sahur sofralarının hem iftar vakitlerinin baş tacıydı; bereketin ve sünnetin sembolü olarak mutlaka sofralardaki yerini alırdı. Bugün de devam eden bu incelikli hazırlıklar, Ramazan ruhunu diri tutan en güzel geleneklerimizden biri olarak hala Ramazan’ın gelişine heyecan duyan yüreklerde yaşamaya devam ediyor.

Tıpkı evler gibi camilerde Ramazan ayına özel olarak hazırlanırdı. Ramazan boyunca camilerin minareleri arasına gerilen ve şehre ışıkla çok özel mesajlar fısıldayan mahyalar, Osmanlı’dan bugüne uzanan zarif bir medeniyet nişanesidir. O yıllarda minareler arasına tek tek dizilen yağ kandilleriyle kurulan mahyalar, sabır ve ustalık isteyen başlı başına bir sanat dalıydı. Üstelik bu ışıklı yazılar Ramazan boyunca belli aralıklarla değiştirilir, her yeni gecede gökyüzüne başka bir mana nakşedilirdi.

Mahya geleneğinin ilk örneklerinin, Sultan I. Ahmed devrinde (1603–1617) görüldüğü rivayet edilir. Anlatıldığına göre, minareler arasına ilk mahyayı kuran Fatih Camii müezzinlerinden Hattat Hâfız Ahmed Kefevî’dir. O günden sonra bu zarif ışık sanatı, Ramazan gecelerinin vazgeçilmez bir nişanesi hâline gelmiştir.

Lâle Devri’nde ise bu gelenek daha da yaygınlaşmış, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, 1722 yılında bütün selâtin camilerine mahya kurulmasını emretmiştir. Zaten çoğu iki minareli olan selâtin camileri, mahya için son derece elverişliydi. Böylece Süleymaniye, Sultanahmet, Yeni Cami; Anadolu yakasında ilk defa Üsküdar Valide Sultan Camii ile birlikte Ayasofya, Eyüp, Fatih, Bayezid, Şehzade ve Yavuz Sultan Selim camileri Ramazan gecelerinde mahyalarla aydınlanırdı. Bugün de özellikle selatin camilerde yaşamaya devam eden bu gelenek, adeta Ramazan’ın gelişini ilan eden bir müjde gibiydi.

Devlet özel bir bildiri yayınlardı: Tembihnameler

Ramazan ayı için sadece halk değil devlette özel hazırlıklar yapardı. Bugün unutulan en önemli geleneklerimizden biri de Tembihnamelerdi. Bana göre Osmanlı’nın Ramazan’a gösterdiği hürmetin yazıya dökülmüş hâliydi Tembihnameler. Bu metinler yalnızca bir düzen çağrısı değil, aynı zamanda bir incelik ve hassasiyet davetiydi. Çarşıda pazarda ölçünün korunmasını, fiyatların artmamasını, kamusal hayatta Ramazan’ın vakarına riayet edilmesini hatırlatırken aslında topluma “Bu ay sıradan bir zaman değildir.” Diyordu. Kısacası Tembihnameler, devletin diliyle yapılan bir uyarıdan ziyade, Ramazan’ın ruhunu muhafaza etme gayretiydi; ibadetin huzurunu, toplumun sükûnetini ve maneviyatın zarafetini koruma çabasıydı.

“Oruca Direk Vurma”: Çocuk kalbine şefkatle dokunan gelenek

Eskiden, oruçla mükellef olacak yaşa henüz erişmemiş çocuklar için ince düşünülmüş zarif bir usul vardı: “Oruca direk vurma.” Amaç, çocukları zorlamak değil; Ramazan’ı sevdirmek, ibadetin ruhuna alıştırmaktı. Uykularını bölerek gecenin en güzel vaktinde sahura kalakarak oruca niyetlenen küçük yürekler öğlene kadar oruç tutar, ardından sevgiyle sofraya buyur edilirdi. İşte o kısa molaya “oruca direk vurma” denirdi.

Böylece çocuk hem bütün gün aç kalmaz hem de oruç ibadetinin sabır ve niyet boyutunu küçük adımlarla öğrenirdi. Zamanla “tekne orucu” diye anılan bu gelenek de buradan ortaya çıkmıştır. 

Ramazan davulunu ve manileri unutmayalım!

“Yeni cami direk ister
Bunu söylemeye yürek ister
Benim karnım toktur ama
Arkadaşım börek ister.”

Teknolojinin, alarm saatlerinin, uyandırma sistemlerinin olmadığı bir zamanı düşünün. Gecenin en derin vaktinde, sahura kalkmak için insanı uyandıracak tek şey niyeti ve sokaktan yükselen bir sesti. Osmanlı döneminde oruca niyet edenler, sahur vaktini kaçırmamak için ramazan davulcularının mahallenin sokaklarında dolaşmasını beklerdi. Davulun tok sesi, aralara serpiştirilen manilerle birlikte karanlığı yarar, evlerin pencerelerine kadar ulaşırdı.

O ses yalnızca bir uyandırma çağrısı değildi; Ramazan’ın canlı bir hatırlatıcısıydı. Mahalle kültürünün, paylaşılmış bir zamanın, ortak bir ibadetin işaretiydi.

Ve bugün… Hâlâ devam eden bu gelenek, modern hayatın bütün gürültüsüne rağmen Ramazan’ın ruhunu taşımaya devam ediyor. Uyanmakta zorlandığımız o anlarda duyduğumuz ramazan davulu, insanı bir anda çocukluğuna götüren bir hatıra gibi yaşıyor sokaklarımızda.

Ramazan ayı ibadetten öte bir hayat nizamıdır

Ramazan, yalnızca yemek yemeden aç kalmanın değil; inceliğin, zarafetin ve insanı insana yaklaştıran o derin ahlâkın taçlandığı aydır. Eski zamanlarda bu ay, hayatın her köşesine sinmiş bir merhamet mevsimi gibi yaşanırdı.

Diş Kirası, bunun en zarif örneklerinden biriydi. İftar sofrasına teşrif eden misafirlere, “Soframıza bereket kattınız” demenin bir yolu olarak bir hediye takdim edilirdi. Ev sahibi, misafirine teşekkür eder; misafir ise kendini mahcup değil, kıymetli hissederdi. Bu, paylaşmanın birlikteliğin ve kardeşliğin en estetik hâliydi.

Zimem Defteri, Ramazan’ın görünmeyen iyiliğiydi. Varlıklı kimseler, tanımadıkları, hiç bilmedikleri mahallelerin bakkallarına gider; veresiye defterinden rastgele sayfalar seçerek borçları öderdi. Ne borcu ödeyen kimin borcunu ödediğini bilinirdi ne de borcu silinen borcunu kimin ödediğini … Sağ elin verdiğini sol el görmezdi. İşte bu, infakın bugün unutulmaya yüz tutmuş en asil örneklerinden sadece biriydi.

Çat Kapı İftar Misafirliği ise güvenin ve samimiyetin resmiydi. Kapılar kilitli değil, gönüller kapalı değildi. Davetsiz gelen misafir baş tacı edilir; sofrada bir tabak daha açmak külfet değil, bereket sayılırdı.

Ramazan ayı bir şenlik havasında yaşanırdı. Bugün tekrar özellikle okullarımızda, şehrin meydanlarında yaşatılmaya çalışılan Ramazan etkinlikleri Ramazan’ın ruhunu topluma derinden hissettiren sadece eğlenmeyi değil kardeşliği birliği ve beraberliği sağlayan önemli buluşmalardı. Kısacası bugün hep birlikte oluşturmaya çalıştığımız bu gelenek eskilerden bugüne gelen toplumsal bir kardeşlik çağrısıydı. İftar sonrası şehir başka bir neşeye bürünürdü. Direklerarası’nda yahut kahvehanelerde kurulan Karagöz-Hacivat, meddah ve ortaoyunu gösterileri, Ramazan gecelerini şenlendirirdi. Eğlence bile ölçülü, güldürürken düşündüren Ramazan’ın derin manevi ruhuna uygun bir edep içindeydi.

Ramazan-ı Şerif’in son günü bir taraftan on bir ayın sultanına veda edilirken bir yandan Ramazan Bayramı için tatlı bir telaş başlardı. Bayram arifesinde yeni kıyafetleriyle sokakta dolaşan çocuklara “Arife Çiçeği” denirdi. Ramazan’ın ruhunu kalplerinde yaşayan O çocuklar, bayramın en güzel sevinciydi. 

Diş kirası geleneğinin anlamını kaçırıyoruz

Nermin Taylan Erkutlu (Tarihçi): Esasında biz “diş kirası”nı artık çok fazla konuştuğumuz ve alıştığımız için, muhteviyatını yeterince inceleyemiyoruz. Oysa düşünün: Bir insanın evine iftara davet ediliyorsunuz. Envai çeşit yemek hazırlanmış, muhtemelen sizi en güzel şekilde ağırlayacaklar. Sofrada ikramlar, hürmetler, dualar…

Ağırladıktan sonra ise tam kapıdan çıkarken elinize bir hediye veriliyor. Ve ev sahibi adeta şunu söylüyor: “Sen benim için buraya geldin. Orucunun sevabını bana verdin. Benim evimde orucunu açtın ve bir de dişlerini eskittin.” İşte buna diş kirası deniyor.

Bizim hocalarımızdan, Allah rahmet eylesin, Halil İnalcık bir gün şöyle demişti: “Dişin ağrıdığında fark edersin diş kirasının ne demek olduğunu.” Hakikaten de diş o kadar önemli ki… İnsan dişinin kıymetini, çoğu zaman ancak ağrıdığında anlıyor. Sağlığı ne kadar mühim ne kadar değerli…

Bakın, ev sahibi “orucun hediyesi” demiyor. “Evime geldiğin için sana hediye veriyorum” da demiyor. “Diş kirası” diyor. Yani “Sen dişlerini benim için eskittin” diyor.

Bazen kelimeleri çok kullandığımız için onların muhteviyatına inemiyoruz. Oysa kelimelerin derinliğine inebilsek, zannediyorum hem gönlümüz biraz daha doyar hem de bazı hakikatleri çok daha iyi anlarız.

Ramazan’ın ruhunu yeniden hatırlamak

Recep Kankal (Tarihçi): “Nerede o eski Ramazanlar?” sözü neredeyse hepimizin dilinde. Oysa Ramazan’ı hakkıyla yaşadığımızda, iç dünyamıza yönelip onun manevî hassasiyetlerini gerçekten önemsediğimizde, o “eski” diye andığımız iklimin aslında hâlâ bizimle olduğunu görürüz. Buna rağmen toplum hayatında Ramazan’a özgü bazı geleneklerin zamanla zayıfladığını da inkâr edemeyiz.

Ramazan sadece pide ve tatlıdan, iftar sofrasında ne pişeceğinden ibaret değildir. Osmanlı bu ayı; sosyal iyiliğin, yardımlaşmanın, dayanışmanın ve kaynaşmanın zirveye çıktığı müstesna bir zaman dilimi olarak görmüştür. Başta İstanbul olmak üzere pek çok şehirde Ramazan’a hürmeten özel etkinlikler düzenlenmiştir. Osmanlı Ramazanları denildiğinde İstanbul’daki cami avlularında kurulan sergiler akla gelir. Bayezid Camii özellikle bu sergi mahallerinden biriymiş. Bu alanlarda tesbihler, kokular ve çeşitli hediyelik eşyalar satılır; halk hem alışveriş yapar hem de bir araya gelmenin huzurunu yaşardı. Direklerarası etkinlikleri de Ramazan gecelerinin kültürel zenginliklerinden biriydi. Teravih namazlarıyla gecenin ibadetle ihyası ise ayrı bir güzellikti.

Bu ayda Hırka-i Saadet ziyarete açılır, insanlar Efendimize olan muhabbet ve hürmetlerini daha derin bir şekilde ifade ederdi. Sadece halk değil, dönemin padişahı da Ramazan’ın on beşinden sonra bu mübarek emaneti ziyaret ederdi. Böylece Ramazan hem bireysel ibadetin hem de toplumsal birlikteliğin sembolü hâline gelirdi.

Ramazan denilince akla ilk gelenlerden biri de davuldur. Sahura kalkmanın heyecanı, davulcunun manileriyle ayrı bir anlam kazanırdı. Günümüzde teknolojinin gelişmesiyle birlikte bu geleneğin bazı yerlerde zayıfladığını görüyoruz. Oysa bu ses, sadece bir uyandırma aracı değil, kültürel hafızamızın bir parçasıdır.

Anadolu’nun birçok yerinde hatim ve mukabele geleneği devam etmektedir. Camiler dolup taşar, Kur’an tilaveti gönülleri aydınlatır. İnsanlar birbirlerini iftara davet eder; iftara gider, iftara misafir alır. Ramazan, kaynaşma ruhunu yeniden yakalamak için büyük bir fırsattır. Akrabaların ziyaretleşmesi, komşuların bir araya gelmesi, kırgınlıkların giderilmesi için eşsiz bir zemindir.

Çocukların Ramazan’a duyduğu saygı ve heyecan ise geleceğimiz adına umut vericidir. Çünkü Ramazan, Türkiye’nin doğusundan batısına aynı saatlerde, aynı niyetle yerine getirilen ortak bir ibadettir. Üstelik bu ibadetin gösterişi yoktur; kimin oruçlu olduğu dış görünüşten anlaşılmaz. Bu yönüyle oruç, samimiyetin en güzel örneklerinden biridir.

Bu yıl da Ramazan’a ulaşmayı nasip eden Rabbimize hamdolsun. Cenab-ı Allah’tan niyazımız, gelecek yıllarda da bu mübarek aya kavuşmayı ve bu güzel manevî iklimden yeniden istifade etmeyi bizlere lütfetmesidir. Şimdiden bayramınız mübarek olsun

Ramazan Bağ Kurmaktır

Prof. Dr. Selim Hilmi Özkan (Akademisyen): Osmanlı’da Ramazan ayı büyük bir heyecanla karşılanır, gelişi resmî duyurularla ve toplumsal kurallarla desteklenirdi. Camiler ve minareler mahyalarla süslenir, şehir manevi bir atmosferle aydınlanırdı. Zenginler “zimem defteri” geleneğiyle gizlice borç kapatır, iftara gelen kim olursa olsun geri çevrilmez, misafirlere “diş kirası” adıyla hediyeler verilirdi. Devlet, Ramazan’da özellikle gıda fiyatlarını kontrol ederek halkı korurdu. İftar sofraları düzenli ve aşamalı kurulur; bayram öncesinde çocukların bayramlıklarını arife günü giymesi “arife çiçeği” geleneği olarak yaşatılırdı.

Ramazan’da en önemli uygulamalardan birisi, medrese hocalarının ve talebelerinin özellikle üç aylarda ve Ramazan’da şehir, kasaba ve köylere giderek vaaz vermesi, Kur’an okuması ve halkı dini açıdan bilgilendirmesi geleneğidir. Başlangıçta bu uygulama, dini ve kültürel bilgilerin taşraya yayılmasını sağlamış; halk ile medreseliler arasında samimi bir bağ kurulmasına vesile olmuştur.

Ramazan geleneklerini yeniden canlandıralım

Bu mübarek ayın gölgesinde kalplerimizi incelten, nefislerimizi terbiye eden, sofralarımıza bereket, hanelerimize sükûnet indiren Rabbimize hamdolsun. Yüce Allah’tan niyazım odur ki; bizleri Ramazan’ın yalnızca günlerine değil, ruhuna da eriştirsin. Oruçla arınan bedenlerimizi ihlasla, dua ile, merhametle tamamlasın. Gönüllerimize rikkat, dilimize hayır, amellerimize samimiyet nasip eylesin. Birliğimizi ve kardeşliğimizi kuvvetlendirsin; kırgınlıklarımızı tamir, dargınlıklarımızı izale eylesin. 

Ve özellikle, ecdadımızdan bize miras kalan o güzel Ramazan geleneklerini yeniden hatırlamayı ve canlandırabilmeyi nasip eylesin. Mahyaların ışığında birleşen kalpleri, iftar sofralarında çoğalan muhabbeti, komşulukta ve paylaşmada saklı o inceliği yeniden yaşayabilmeyi bizlere lütfetsin. Ramazan’ı sadece takvimde değil, hayatımızda da ihya edebilmeyi nasip eylesin. Bu mübarek iklimi hakkıyla soluyabilmeyi, her Ramazan’da biraz daha olgunlaşmayı ve sonunda bayrama tertemiz bir kalple ulaşmayı bizlere lütfetsin Âmin.

 

Yorum Yaz