Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Yazar Zeki Bulduk: “Yazı, yaşamaktan daha sahici geliyor bana. Yazıyı pek değiştiremeyiz ama anıları bile farklı farklı anlatırız. Zamana göre değiştiririz. Yazı, hayattan daha namuslu. Ama en önemlisi; yazı da kanar. Nabzı vardır. Hayattan daha şaşırtıcı bir şey varsa o da yazıdır. Tamir eder, şifa verir, insanın beyninde depremler oluşturur.”
Litros Sanat Gazetesi’nin yeni sayısında edebiyatımızda birçok edebi türde eser veren Yazar Zeki Bulduk ile Nisan 2024’de Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları’ndan yayınlanan “Annemin Gökyüzü” deneme kitabı hakkında keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.
“Bize güç veren inandığımız hikâyelerdir.” Sizi yola çıkaran hikâyenizden bahseder misiniz?
Bizler hikâyelerle yaşarız. “Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız” diyordu şair. Hayat bir imrenme, öğrenme alanıdır. Cesur ve bir kere yaşayacağını bilen insanlar bizlere derin hikâyeler bırakır. Bana Aliya İzzetbegoviç, Alaaddin Şahin ve Ebem Kadın çok derin hikâyeler bıraktılar. Bu sebeple Hz. Ali Cenkleri dinleyen bir çocuk olarak kaldım. Masum, münzevi, yalnız insanlara inandım. Vazgeçen, geri çekilen, kavgada adil olan, öfkesine yenilmeyen insanlara inandım. Bu pısırık olana inandım demek değildir. Dünya denilen leşe atlayan insanlardan çekinmektir. İlk yazılarım Afganistan’ın işgali, Irak’ın yerle bir edildiği, Bosna Savaşı’nın başladığı yıllara denk düşer. Gördüklerim beni okumaya ve yazmaya yönlendirdi. Gücüm olsaydı savaşırdım.
Kalp bizim kara kutumuz
“Annemin Gökyüzü”nde; “Kalbiniz, yerinde duruyor mu kalbiniz?” sorusuyla karşı karşıya kalıyoruz. “Bir kalbiniz vardı, onu tanıyınız” mısrasına götürdü beni. Kalp bahsinin üzerinde durmanızın özel bir sebebi var mıdır?
Kalbi mutmain olmayan doymaz. Doymuyor. Kalbinin yerini dahi bilmeyen bir dünyada kalbini tımar edebilenler insan olabiliyor. Kalp, Allah’ın evi, deriz. Bu bile kalpten gayrısının teferruat olduğunu gösterir. Herkes gider, her şey geride kalır ama kalp, bizim kara kutumuz. Kalbi dua, sevgi, sabır ile beslemekten başka çıkar yolumuz yok.
“Kelimelerin kavga ettiği, kanadığı, nefes aldığı o yazıyı, evet, yazamadım.” diyerek samimi bir itirafta bulunuyorsunuz. Bahsettiğiniz yazıları yazabilmek yaşamaktan mı geçer?
Yazı, yaşamaktan daha sahici geliyor bana. Yazıyı pek değiştiremeyiz ama anıları bile farklı farklı anlatırız. Zamana göre değiştiririz. Yazı, hayattan daha namuslu. Ama en önemlisi; yazı da kanar. Nabzı vardır. Hayattan daha şaşırtıcı bir şey varsa o da yazıdır. Tamir eder, şifa verir, insanın beyninde depremler oluşturur. Bir cümle ki tüm hayata bedelse; yazıya iman edilir. Yaşamın en kuvvetli sağaltıcısı yazıdır. Yazı, insanın mucizesi.
Ömrünü bir davaya adayanlara minnet duyuyorum
“Ölülerin Dirilere Armağanı” yazınızda "İsrail'le tek başına savaşan, garip yaşayıp, garip ölen bir Müslüman terk etti elemler dünyasını.” cümleniz dikkatimi çekti. Bu bağlamda yazarın, çağının tanığı olması hakkında neler söylersiniz?
Çağın tanığı olmak yordu beni. Kalbe dönmek istiyorum. Zira her çağ birbirinden azman, namussuz, alçak sürüleri üretiyor. Masumlara tahakküm eden zalimler her dönem var. Ama Kudüs’ten, mücadeleden, nöbette olmaktan vazgeçecek değilim. Bu yazı ile, söz ile, tavır ile olacak. Burada bahsettiğim Nuri Pakdil idi. Ömrünü ölümsüz bir davaya adayanlara minnet duyuyorum. Bizi, solucandan ve kahve dükkanında eriyip gidenlerden ayıran bu olsa gerek.
Annemin Allah’ı vardı; benimse kozmik bir güce inancım
Kitapta metafiziği sık görüyoruz. "Annemin şeksiz şüphesiz inandığı Allah" ifadeniz var. "Annelerimizin, ninelerimizin inandıklarını" bu ifadelerinizi açar mısınız?
Bir ayağı çukurda olan yaşlı kadının imanı... Annelerimiz eza, cefa çekti. Hele ninelerimiz bizim rahat, konforlu, acıdan uzak dünyamızı hiç görmediler. Onların dayanma gücü ve tevekkülü Allah’a idi. Biz ise küçük bir dertte isyan eden korkaklarız. Ve korkaklar doğru tanım yapamadıkları için Allah’ı da idrak edemezler. Annemin Allah’ı vardı; benimse hesap kitap yaptığım kozmik bir güce inancım var. Biz modernler, Allah’tan uzaklaşırken, vasıflarını da unuttuk. Allah yardımcımız olsun!
Yusuf’a kuyu bitmez, sınav bitmez
Züleyha'nın romanını yazdınız. O eseriniz insanı kendine kilitliyordu. “Annemin Gökyüzü”nde Hz.Yusuf’dan (as) bahsediyorsunuz. Hz.Yusuf eseri geliyor mu?
Züleyha, aşkla hesaplaşma, aşka teşekkür idi. Onun ödediği bedele gıpta etmekti. Pişmanlığını ve vefasını bilme isteğiydi. Ondan ders alma, onun acısına gözyaşı dökme, sevgide Yusuf’a yönelmenin bahtiyarlığıydı. Züleyha, ne güzel yoldaştır kalp yolculuğunda. Yusuf... Nasipte varsa olur. Yusuf’a kuyu bitmez, sınav bitmez, dert bitmez. Yusuf; bir ömür belaya yüzünü tutup bir an sonsuzluğa geçiştir. Kolay olmayacak. Allah bilir!
Fıtratın dünyasını yok edemediler
“Hızla gelsin hemen onu da tanıyıp tüketelim.” Kitapta savaşlar, mülteci kampları, gibi toplumsal konular var. Şiirsel bir üslup kullanmanızın yanı sıra çağa, insana, eleştiriler hâkim. Eleştiri yazarla bütünleşiyor mu?
Korkunç bir dünyada yaşıyoruz. İnsan fıtratına aykırı bir dünya inşa ettiler. Ama, fıtratın dünyasını da yok edemediler. Tüketmeye alışan insan kalp sesini mutlaka işitiyor. O sese inananlar bu dünyanın kahpeliğinden yüz geri ediyor. Ama tüketim ve modernliğe tutulanlar meze olmaya devam ediyorlar. Meşhurdur; domuzla güreşmeyin, kazanamazsınız. Ve bu domuzun hoşuna gider, diye. Asıl mesele domuzla güreşenler mutlu mesut! Ne domuzla güreşmeyi ne de İsrail’i seviyorum! Eleştiri yazar için keyfi değildir. Yapıcıdır. Karanlığa bir gül sokuşturmaktır. Alelade olana karşı, bayağı olana karşı mükemmeli, iyiyi, güzeli gösterme çabasıdır. Gazze yakılıp, yağmalanıp insan onuru yok edilirken; seyirci kalanın insan kalamayacağını anlatmaktır yazarın eleştirisi. İnsan kalmak, yazarın ikazıyla olur biraz da. Nuri Pakdil, “Bir Yazarın Notları” kitap serisinde bu sorumluluğu çok güzel anlatır. Yazar, peygamber değildir ama Simone Beauvoir 'in "Başkalarının Kanı" dediği, insan olma sorumluluğu ve bilincini hatırlatandır.
Yorum Yaz