Hayatın En Büyük Parçası Ölüm

9 dakikada okunur

Röportaj: İpek TANIR

Başarılı belgeselleriyle dünyanın ilgisini çeken genç yönetmen Ensar Altay, ‘Meleklerin Koruyucusu’ ve ‘Kodokushi’ hakkında konuştu: “İlk filmde, sevginin insana can verebileceğini öğrendim. Kodokushi’de ise insanlığın varacağı noktaya dair gördüğüm birtakım işaretler tüylerimi ürpertti.”

ABD’de çektiği Guardian Of Angels (Meleklerin Koruyucusu) adlı belgesel ile dikkatleri üzerine çeken yönetmen Ensar Altay, yine TRT World yapımcılığında gerçekleştirdiği yeni belgeseli “Kodokushi” ile Boğaziçi Film Festivali’nde seyirci karşısına çıktı. Yönettiği belgesellerle yurt içi ve yurt dışı festivallerde alkış alan Ensar Altay’la ölüm ve yaşam arasında gidip gelen filmleri üzerine konuştuk.

Her iki belgeselinizde de modern zamanlarda yaşanan ölümler var. Ölümle derdiniz nedir?
İnsanların en çok meşgul oldukları konulardan birisidir, ölüm. Hele bir de metafizik duyarlığı güçlü insanların en esaslı esin kaynağıdır. Hatta bu duyarlılığı besleyen yaşam belirtisidir diyebilirim. Aslında sanırım uğraştığım temel mesele ölüm değil, hayat. Hayatın en büyük parçası olarak her seferinde ölüm çıkıyor karşıma. Herkesin hayatında olduğu gibi…

Dünyanın iki farklı coğrafyasında doğu ve batıda farklı kültür ve inanç kökenlerinden gelen insanların ölüme yaklaşımı arasında ne tür farklar gördünüz?
Hiçbir şey… Her milletin kendine özgü karakteristik özellikleri var evet ama özünde insanlar korkunç derecede birbirine benziyor. Hatta sınırların gereksizliğini savunanların bu benzerliği göz önünde bulundurmadıkları kanaatindeyim. Öyle ki, sınırlar arasındaki mesafelerin insanların ürkütücü düzeyde birbirine benzemesini bir ölçüde telafi ettiğini düşünüyorum. Her şeyin tek tonda olduğu bir dünya insanlığa ait bir dünya olmayacaktır.’”

‘Kodokushi’nin yapım süreci nasıl gerçekleşti?
Kodokushi, Japonca’da yalnız ölmeyi ve bir süre bulunamamayı ifade eden bir kavram. Kodokushi kavramını ilk olarak New York Times’ın bir makalesinde gördüm. ‘ J a p o n y a ’ d a bir jenerasyon yalnız ölümle karşı karşıya’ diye. Bu makale bana Yasujiro Ozu’nun Tokyo Hikâyesi filmini hatırlattı. O filmde Ozu modern yaşam biçiminin insanları yalnızlığa götürdüğünü söylüyordu. 1953 yapımı bir film. Bundan yaklaşık 60 yıl önce yalnız kalma durumunun bir ileri aşamaya taşınması ve yalnız ölüme sebep olmaya başlaması beni çok etkiledi. Ozu’nun vizyonu ile ortak bir vizyona sahip olmak da beni heyecanlandırdı işin aslı. Detaylarını inceleyip konunun üzerine biraz daha gidince daha çarpıcı detaylar çıktı ortaya. Örneğin sadece Tokyo’da 40-45 civarında sadece Yalnız Ölüm temizliği yapan şirket varmış. Bunun üzerine filmi yapmaya karar verdik. Bu fikri önce TRT World Genel Yayın Yönetmeni Serdar Karagöz Bey ile paylaştım. Onun da onayı ve samimi desteğiyle işe koyulduk. Kürşat Üresin’in bir önceki projede olduğu gibi hem kamerası hem de çabasıyla Kodokushi filmini hayata geçirmemizde çok büyük katkısı oldu. Küçük ama özverili bir ekiple çektik filmi. Uzun süre karakterlerimizi takip edip hikâyemizi çıkardık.

Doküdrama olması özel bir tercih miydi?
Sinema genel olarak bir ifade biçimi. Bunu belgesel veya kurmaca diye ayırmak pek anlamlı gelmiyor bana. İzleyicilerimizin, filmimizin belgesel mi kurmaca mı olduğu konusunda kafalarının karışma sebebi, her şeyin gerçek olduğu bir hikâyeyi sabırla ve sinemasal bir bakış açısıyla takip ediyor olmamızdır diye düşünüyorum. Kimse rol yapmıyor herkes kendi hayatı, yaşadıklarıyla her şeyden öte kendi olarak var filmimizde. Bunun da son derece iyi bir sinema duygusu oluşturduğunu düşünüyorum. Sinema, sinemadır ve Kodokushi, kurmaca dışı bir sinema filmi. Kategoriye sokma çabalarıyla da çok ilgilenmiyorum, doğruyu söylemek gerekirse.

Modern birey için yalnızlık özgürlük gibi sunuluyor. Kodokushi bu denklemin neresinde duruyor?
Özgürlük herhangi bir koşulla sınırlanmama, zorlamaya, kısıtlamaya bağlı olmaksızın düşünme ve davranma durumunu ifade ediyor. İnsanlığın birlikte yaşama tecrübesi işin içine girdiğinde bu kavramın sınırları daralıyor. Bu daralmayı belirlemek için de hukuk var. Bu haliyle insanoğlu toplumsal düzeni kurmayı fevkalade başardı. Bunun en gelişkin örneğidir bence Japon toplumu. Fakat bir de insanın iç dünyasında kendine çizmesi gereken sınırlar var. Bu sınırları oluşturan yasalar değil, insanların bizzat kendileridir. Modern yaşam biçimini benimsemiş insanların bu bağlamda çok ciddi sorunları olduğunu düşünüyorum. Nitekim Kodokushi bunun acı bir sonucudur. Bu sadece Japon toplumu için değil insanlığın gidişatı adına ürkütücü bir geleceğin habercisi. Japonya’nın bununla daha erken yüzleşmesinin sebebi dünyadan 20- 30 yıl ilerde yaşıyor olmalarıdır.

SEVGİ İNSANA CAN VERİR

ABD’de çektiğiniz Guardian Of Angels (Meleklerin Koruyucusu) size neler hissettirmişti ve izleyende nasıl bir karşılığı oldu? Aynı şekilde Kodokushi yönetmen olarak sizi nereden nereye taşıdı, seyircinin tepkisi ne oluyor film bittiğinde? Nietzsche’nin dediği gibi ‘uzun süre uçuruma bakarsan uçurum da sana bakar.’ Her iki filme de, ifade ettiği anlama da uzun süre baktığım için ister istemez dünyaya bakış açınızda bazı dönüşümler oluyor. Bunu tek bir cümlede toparlamak zor. En basit haliyle ifade etmem gerekirse sanırım Meleklerin Koruyucusu’nda sevginin insana can verebileceğini öğrendim. Kodokushi’de ise insanlığın varacağı noktaya dair birtakım işaretler tüylerimi ürpertiyor diyebilirim.

Önceki Yazı

Yeni AKM 2021’de Tamam

Sonraki Yazı

Esenler’e Sinema Sokağı

Son Yazılar

Çölde Doğan Şiir

Kalıntıları bugün de hayatiyetini sürdüren İttihat ve Terakki’nin tek bir hedefi vardı: Ne olursa olsun, Abdülhamid