Bir dönem portresi: Yusuf ile Kenan

10 dakikada okunur

Ömer Kavur ve filmleri 18’inci ölüm yıl dönümü anısına Mubi’de. Köyden kente zorunlu göç, kimlik arayışları, otorite savaşları, işçi sınıfının güç sahiplerinin sofralarına meze olmaları ve 80 darbesinin ayak sesleri… Tüm bunların yükünü omuzlayan iki küçük kardeş: Yusuf İle Kenan…

Hem kendi döneminin hem Türk sinema tarihinin önemli yapı taşlarından olan Ömer Kavur, politik bir sinemacı olarak tanınmasa da sokakta olanlara hiçbir zaman kayıtsız kalmaz. Aksine sokağı iyi gözlemler, toplumu olabildiğince gerçek ve mesafesiz bir şekilde filmlerine taşır. Usta yönetmenin filmografisi de ölümün 18’inci yılının anısında Haziran ayında Mubi’de sinemaseverlerle buluşmaya başladı. O filmlerden biri de “Yusuf ile Kenan”. Yazımızın ana konusu olan “Yusuf ile Kenan”a geçmeden önce biraz Ömer Kavur’dan bahsetmek gerekir. Kavur Ankara’da doğar liseye kadar İstanbul’dadır. Sonrasında ise üniversite eğitimi için Paris’e taşınır. Paris’te gazetecilik lisansı ve sinema yüksek lisansı yapmasının ardından çektiği ödüllü kısa filmler ile sinemada varlığını göstermeye başlar. Filmografisinde 14 film yer alan Ömer Kavur’un ilk uzun metrajı Refik Halit Karay’ın eserinden uyarlama “Yatık Emine”dir. 5 yıllık sessizliğin ardından ise toplumsal gerçekçi dönemin önemli yansımalarından biri olan “Yusuf ile Kenan”ı (1979) çeker. Reklam filmleri çekerek geçen süreden sonra dönüşü muhteşem olur. Film Milan Film Festivali’nde büyük ödüle layık görülür. Yurt dışından aldığı alkışların yanında Türkiye tarihinde çekildiği dönem ve sonrası için çeşitli gündemler oluşturup katıldığı festivallerde politik sansürlere uğrar. Yönetmenliğini Kavur’un yaptığı senaristliğini Onat Kutlar ile paylaştığı “Yusuf ile Kenan” 80’ler Türkiyesi’ne mikrofon tuttuğu kadar bugünün Türkiyesi için bazı problemlerin geçmişten geldiğininde göstergelerini barındırır. “Yusuf ile Kenan” Türkiye’nin kaderi olan dertlerin varlığının yeni olmadığının kanıtı  peki  nasıl?

Yusuf musun Kenan mı ?

Adana’nın bir köyünde yaşayan “Yusuf ile Kenan” kan davası sonucu babalarının öldürülmesi üzerine ani bir kararla tanımadıkları bir akrabalarının yanına gitmek için İstanbul’a giderler. Gittikleri adreste bulamadıkları akrabalarını bir süre aramaya devam ederken İstanbul’un sokak kültürüyle tanışır ve kısa sürede büyük şehre alışmak zorunda kalırlar. Kendileri gibi kimliksiz olan başka bir çocuk Böcek ile tanışmaları kendi kimliklerini oluşturmakta yardımcı olur. Böcek onlara sokak jargonu anlatır. Bir anda kendilerini buldukları yeni dünyada bazı seçimler yapmak zorunda kalırlar. Yusuf bu seçimde kolay ve tavizkar olanı seçer ve mahallede serseri olarak bilinen Kundakçı Çarpık ile arkadaşlık kurar. Kenan ise abisinin aksine köyden getirdiği etik değerlerine sadık kalmaya çalışıp mahallede bir tamirci çırağı olarak işe girer. Bizde bu farklı yolda iki  kardeşin rol değişimlerine yakından şahitlik ederiz. Yanlış anlaşılma üzerine cezaevine giren Kenan abisinin onu almaya gelmesini beklerken kavuştuğu özgürlüğün ardından Yusuf’un illegal suçlar yüzünden cezaevine girmesiyle roller değişir. İki kardeşin tüm bu yolculuğu izleyici olarak kimden yana olacak konusunda tercih yaptırır. Kenan gibi etik değerlere bağlı kalıp doğrunun peşinden mi koşmalı, Yusuf gibi ezildikçe ezmenin bir yolunu arayıp otorite düşkünü mü olmalı? Yusuf musun Kenan mısın?

Kaybolmuş kimliklerin Kavur’un kadrajında yeri

Kenan ile Yusuf’un ayrı yollar seçmiş olması bu seçenekler üzerinde ödedikleri bedeller dönemin kutuplaşmış sınıfları içinde göz ardı edilemeyecek bir tasvir. Belli başlı yönetmenlerin aksine Ömer Kavur’un filmlere yaklaşımına politik bir pencere baktığına dair bir kesinlik olmamasına rağmen kendisini bu fikirden bağımsız olarak da düşünemeyiz. Filmleri ve sinema adına eylemleri dönemin sosyal ve siyasal olaylarına mesafeli olmadığını gibi bu atmosferi çocuklar üzerinden kurması protest tavır sertliğini yumuşatmasını sağlıyor.

Bulunduğu yerden topluma bakışı bundan 40 sene öncesinin Türkiyesi’ne ait kimliklerin hala günümüze denk güncelliğini koruması fikrini “Yusuf ile Kenan” filmindeki ötekileşmiş sınıf ve kimliklerle tekrar görmekteyiz. Mahallesi tarafından dışlanmış ve yine aynı mahallenin mensubu tarafından öldürülen “Böcek Cenk” karakteri. Renkli’nin kahvehanede çaycılık yapan işçi kimliği. Sermaye düşkünü kapitalist iş verenler ve sömürülen alt sınıf kimlikler. İşçi sınıfının olabildiğince hor görüldüğü büyük bir göç probleminin yaşandığı çalışan nesil yaşının çocuk yaşlara kadar düştüğü bir Türkiye’de otoritelere karşı kendi gücünü kurmaya çalışan Çarpık, Yusuf ve diğerleri… Tüm bu örnekler “Yusuf ile Kenan” özelinde Kavur sineması genelinde ötekileşmiş kimliklerin gözardı edilmediği bir dünya olarak tanımlanabilmektedir.

Kavur’a bakış

Oldukça yalın ama bu yalın anlatımın yanında eleştirmekten kaçmayan bir sinema gözü… Kaybolmuş kimliklerin hepsi Türkiye’nin toplumu ve gerçeği. Bu gerçeğin çocuklar üzerinden anlatılması kentleşmeye çalışan toplumlarda aldıkları yaranın derinliğini gözler önüne seriyor. Çocuk karakterler üzerinden işlenmesi sadece politik ve sert durumu yumuşatmıyor aynı zamanda üzerlerine büyük duran sorumlulukları haketmedikleri yaşta haketmedikleri vaziyette üstlenmelerine bir eleştiri getiriyor. Yıllar ile değişen kimliksizlere filmlerinde ve fikirlerinde yol veren Ömer Kavur Türk sineması için ilham verici bir kaynak.  “Yusuf İle Kenan”; onu kaybetmemizin 18. ölüm yıl dönümde Türk toplumuna ait zenginlikleri, kimlik ve toplum çeşitliliğimizi yalın şekilde sinemasına yansıtan Kavur’a merhaba diyebilmek, kendisiyle el sıkışmak için güzel bir fırsat.

Önceki Yazı

Dijital platformlarda yaz ekranı

Sonraki Yazı

Fabrik Kitap yeni bir yayıncılık hareketi

Son Yazılar

Sahnede kör oluyorum

Özellikle komedi yapımlarından tanıdığımız ama ters köşe yapan işlerle de seyircilerinin karşısına çıkmayı seven oyuncu Gökhan