Nereden çıktı bu bienal?

/
10 dakikada okunur

İlk bienalin ortaya çıkışından yaklaşık 40 yıl önce 1851 tarihinde Londra’da kurulan fuar dünya çapında o kadar ses getirir ki ülkeler birbirleri yarışır şekilde fuarlar düzenlemeye başlarlar. Bu organizasyonlar genelde sanat alanından ziyade, geleceğe yönelik teknoloji ve icatların sergilendiği birer güç gösterisi niteliğindeki etkinliklere sahne olur. Sanat eserleri ise bu uygulamalarda dekorasyon işlevi görür. Birbiri ile alakalı alakasız birçok objenin sergilendiği bu fuarlar temeli 14.-15. yüzyıla dayanan Nadire Kabinelerin büyük ölçeğe uyarlanmış şekli gibidir. Bienaller sonradan bu modeli örnek alır ve dünyanın çeşitli bölgelerinde iki yılda bir veya belirli aralıklarla düzenlenen büyük ölçekli sanat etkinlikleri haline gelir. Bu etkinlikler, farklı ülkelerden sanatçıları ve eserleri bir araya getirerek sanatın yayılmasını, sanatçılar arasındaki iletişimi artırarak kentlerin kültür hayatına katkı sağlamayı amaçlamaktadır. Bildiğimiz en eski bienal Venedik’te düzenlenmeye başlanan I. Esposizione Internazionale d’Arte della Città di Venezia, ilk adıyla “I.Uluslararası Venedik Şehri Sanat Sergisi” dir. 

Günümüzde Giardini ve Arsenale olmak üzere iki ayrı bölümden oluşur. Giardini’nin oluşumu Napolyon’un 1797’de Venedik Cumhuriyet’ini işgal etmesi ve şehir için yeni bir yerleşim planı tasarlaması ile başlar. Bu plan Venedik’teki Arsenale’nin genişletilmesini içerir. Mimarlar Castello mahallesinin yıkılarak , park ve bahçelerin yer aldığı doğa ile iç içe bir plan hazırlarlar. Bina molozları ise parkın temelini güçlendirmek için kullanılır. Böylece günümüzde de kullanılan ana sergi alanı oluşmuş olur. 1895 “Venedik Şehri Sanat Galerisi”nin ilk açıldığı tarihtir. Venedik’li sanat eleştirmeni Enzo Di Martino bienalin amacını; “ününden faydalanmak, sanatı desteklemek ve şehre hatırı sayılır getirisi olacak bir sanat piyasası yaratmak ” olarak bahseder. Venedik, o dönemde kendini finanse edemeyen ve zorluklar yaşayan bir şehirdir 

Bienalin ilk yılları 

20 yy. başlarında Türk-İtalyan ilişkilerinde belirgin bir anlaşmazlık yaşanmamasına ve Osmanlı İmparatorluğu’nun birçok evrensel fuarın güzel sanatlar sergilerinde varlık göstermesine rağmen, 1895’te II. Abdülhamid’in tahtta olduğu dönemde (1876-1909) ilk etkinliklerini düzenleyen Venedik Bienali Uluslararası Sanat Sergisi’nde, Osmanlı İmparatorluğu’nun hiçbir şekilde yer almaz. Sadece, 1914 yılında gerçekleşecek 11. Venedik Bienali’nde sergilenmek üzere Bienal yöneticileri Osmanlı Devleti’nden bir tabloyu ödünç isterler. Belgede sanatçısı Ressam Nittis rolarak belirtilen ve Paris’in Concorde Meydanı’nı gösterdiği ifade edilen tablo teşhir için istenmekte ve yine verilen bilgiye göre sergiden hemen sonra tablo iade edilecektir. Talep mektubunda; “Ekselanslarının De Nittis’in resmini ödünç vereceğinden lütfen beni haberdar edin” cümlesi ile izni istenen padişah Sultan V. Mehmed Reşad’tır fakat tablonun gönderildiğine dair bir belge yoktur. 

Nittis’in tablosu 

Sergi için talep edilen tablo Sultan Abdülaziz döneminde (1861-1876) saray koleksiyonuna kazandırılmış bir parçadır. Sultan Abdülaziz, Avrupa’yı ilk defa diplomatik amaçla ziyaret eden Osmanlı hükümdarıdır. Hatta 1867 Paris Uluslararası Sergisi’ne şeref konuğu olarak katılmıştır. Dolayısıyla Sultan Abdülaziz Avrupa’nın sanat ortamını yerinde görme imkânı bulan ve izlenimleri doğrultusunda saraya önemli resim alımları yapmış, tablo siparişleri vermiş ve kendi koleksiyonunu oluşturmaya başlamış bir yöneticidir. Bir diğer taraftan Giuseppe de Nittis gibi Barbizon Okulu ile doğrudan ya da dolaylı ilişkisi bulunan ressamlara ait tabloların Osmanlı sarayında bulunmasının tesadüf değildir, 19. yüzyılda bu ressamların Goupil Galerisi’nin sunduğu sanat piyasasında önemli bir yere sahip oluşu önemli bir detaydır. Tablonun istenmesinden beş ay sonra I. Dünya Savaşı başlayacaktır. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti için de durum ilk yıllarda farklı olmayacaktır. İkili ilişkilerde normalleşme ancak II. Dünya Savaşı’nın ardından başlar. Savaş sonrası izlenen yeni politikaların bir sonucu olarak Venedik Bienali yönetimi de izlediği politikayı değiştirecek Türkiye ile birlikte birçok ülke ilk kez 1948 yılında Venedik Bienali’ne resmî kanallar aracılığıyla davet edilecektir. 1948-50 ve 1952 yıllarında Türkiye bienallere katılmaz. Yine 1952 yılında “İtalya’da ikamet eden yabancı sanatçılar” isimli bir yan sergi düzenlenir. O dönem İtalya’da bulunan Abidin Dino sergiye katılma fırsatı yakalar böylelikle bienale katılan ilk Türk ressam olur. 1956 yılına geldiğimizde Türkiye ilk defa 20 yağlı boya tablo ve 10 heykel ile Venedik Bienali’ne katılır. 

2024’ de “Yabancılar Her Yerde”(Foreigners Everywhere)  

Brezilyalı küratör Adriano Pedrosa 60. Venedik Bienali’nin temasını açıklarken “yabancının, uzak düşenin, dışlanmışın şölenine hizmet ederek ırkların, cinsiyetlerin ve milliyetlerin çeşitliliğine vurgu yapılması amaçlanıyor” diyor. Bienali’in odak noktasını aslında yabancılar, göçmenler, gurbetçiler, diaspora üyeleri, sürgünler veya mülteciler oluşturuyor. Türkiye Pavyonu ise bu sene sanatçı Gülsün Karamustafa‘ya ait “Oyuk ve Kırık Dökük: Bir Dünya Hâli” isimli mekana özel yerleştirme ile yer alıyor.  

Gerek bienalin ana konusu gerekse Türkiye Pavyonu’nun seçtiği tema birbiriyle örtüşür nitelikte. Biri uzak düşenin, dışlananın yabancılığından bahsederken diğeri yıkımlar, acılar ve kayıplar sonucu hissedilen boşluk duygusunu temel alıyor. Fakat her isimde bir gerçekliğe yokmuş muamelesi yapıyor. Bienalin başlamasından aylar önce baş gösteren Filistin olaylarına yönelik resmi hiçbir durusun olmayışı bir kenara edilen taleplerin geri çevrilmesi bunun yanında sadece birkaç sanatçının kendi inisiyatifleri ile soruna değinmeleri “Hangi yabancılar”? sualini sorduruyor insana. Büyük ölçüde, gösterilmek istenenin göze sokulduğu ve fakat gündemden ve gerçeklikten uzak bir sanat bakışı nasıl dünyanın en saygın ve önemli sanat oluşumu olarak nitelendirilir? Kültürümüzün bir parçası olarak mazluma kucak açan olmak ya da hiç değilse sesini duyurmanın sanat anlayışımız da yeri yok mu?  

“O halde sanat ne işe yarar ve sanat bizim neyimize?”

Önceki Yazı

Gazze’nin önemli olduğunu hissettirmeliyiz

Sonraki Yazı

Oyunculuğu basamak olarak kullanıyorlar

Son Yazılar

Onun mirası tebessümü ve dostluğuydu

Şehit Mustafa Cambaz anlatılırken tebessümünden, kediseverliğinden, fotoğrafçılığından ve mücadelesinden bahsediliyor. Onun mücadelesi doğduğu andan başlıyor 15

Yazının nabzı vardır

Yazar Zeki Bulduk: “Yazı, yaşamaktan daha sahici geliyor bana. Yazıyı pek değiştiremeyiz ama anıları bile farklı