Taklit müzikteki değersizliktir

18 dakikada okunur

Müzikte en korktuğu olgunun taklit olduğunu belirten Refik Hakan Talu, taklidin müzikteki değersizlik olduğunu altını çizerken müzisyenin özgünlüğünü kaybetmemesi gerektiğini vurguladı.

Türk Müziğine 40 yılını veren, klâsik ve tasavvuf musikisi ile yakından ilgilenen tanbur sanatçısı Refik Hakan Talu ile tanbur ve Klasik Türk müziği üzerine bir röportaj gerçekleştirdik. Kıymetli sanatçımızla mezuniyetinden sonra TRT’deki yolculuğu hayatını nasıl değiştirdiğini, kıymetli isimlerin hayatını nasıl şekillendirdiğine dair geçmişe doğru bir yolculuk yaptık. En parlak dönemini İstanbul’da yaşayan tanbur için Refik Hakan Talu: “Bu arada ‘İstanbul müziği’ ismini takanlardan biri de benim. Çünkü bu şehrin hangi taşını kaldırırsan altından müzikle ilgili bir şey çıkıyor.” ifadelerini kullandı.

Ahmet Kur , Refik Hakan Talu

Hocam muhabbetimize kariyerinizin başından ve okul yıllarınız ile müziğe nasıl adım attığınızdan başlayalım?
Dedeler tarafından Çerkeziz.0 İstanbul’a Kırım Savaşı zamanında gelmişler. Önce Fatih’e yerleşmişler sonra da Üsküdar’a geçmişler. Benim çocukluğum Acıbadem’de geçti. Haydarpaşa Lisesi’nde öğrenciyken müziğe ilgim vardı. Radyoda saz eserlerini dinlerdim. Tanbur taksimi çıksın diye dua ederdim. Demek ki tanburun sesini o yıllarda sevmişim. Konservatuar imtihanına girdim. Çok iyi bir öğrenciydim. Benim mezuniyet notum bile yoktur. Üstün başarıyla mezun oldum. O yıl Türk müziğinde ilk defa yüksek lisans açıldı. İmtihanı kazandım, İTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsünde yüksek lisansa başladım.

Okuldan sonra TRT’ye mi geçtiniz hocam?
Yüksek lisanstan sonra amacım yurtdışına gitmekti, doktoraya yurtdışında devam etmek istiyordum. Tam o vakitler TRT yetişmiş tanbur sanatçısı sınavı açtı. Sene 1987. O zamanlar bir imtihan yapılıyor, nasıl zor, her önüne gelen kazanamazdı. İmtihanı kazandım ve tam 33 yıl tanbur sanatçısı olarak TRT de çalıştım.

Mevlevihanedeki postnişinler çok kültürlüydüler
Önemli isimlerle görüşüp, dinlemişsiniz sizin yetişmenizde etkili oldu mu?
Ben çocukluğumdan beri çok şanslıyım. İstanbul’da Osmanlının son zamanlarını görmüş dedem de dâhil olmak üzere önemli kişilerle tanıştım. Daha sonra konservatuar yıllarımda Selman Dede ile tanıştım. Kim Selman Dede? Bahariye Mevlevihanesi’nin postnişinlerinden Hüseyin Fahrettin Dedenin torunu. Ondan çok şey öğrendim. Tabii ki onlar başka insanlardı. Şöyle düşün, konuşuyorsun Yunus Emre’yi anlatıyor ama bir anda Shakespeare’i anlatmaya başlıyor, ardından Dante’den konuşuyor. Aynı zamanda yabancı dillere de hakimler. Şiir yazanlarla birlikte bestekâr olan da var. O insanların bazıları ile beraber olmam bana çok şey kazandırdı. Müziği okulda öğrendiysem de onlardan da hayat hakkında çok şey öğrendim.

Hocam her yerde sema yapılıyor bu doğru mu?
Sema töreninin mevlevîhanede olması gerekir. Kuralları var, edebi adabı var, anlamı var, özel müziği var. Şimdi sokaklarda orada burada sema yapılıyor. O sema değil başka bir şey, semaya benzeyen ama sema olmayan bir hareket. Aynı konular Mevlevî ayinleri yani sema yapılırken icra edilen müzik içinde geçerli. Bir ayinin meydan görmesi gerekir yani mevlevîhanede icra edilmesi gerekir.

Her taşının altında ayrı bir hikâye!

Hocam müziğin başkenti İstanbul değil mi?
Bestekârların neredeyse hepsi İstanbullu. İstanbul’a her yerden gelmişler. Fetihten sonra başlamış bu olay. İyi sazendeler, iyi icracılar hep İstanbul’da olmuş. Klasik Türk müziğinin merkezini daraltarak söylemek gerekirse Yenikapı Mevlevihanesidir. Bir mekan düşünün içinde büyük dehalar var. İki isim vereceğim. Biri Şeyh Galip, aynı zamanda edebiyatımızın önemli bir ismidir. Biri de Hammamizâde İsmail Dede Efendi. Son dönemde mesela Rauf Yekta Bey, bizim ilk müzikoloğumuz, Zeki Dede ve oğlu Hafız Ahmet Efendi, Tanburi Cemil Bey hepsinin yolu Yenikapı’ya düşmüş. Müziğimizin çok ismi var. Fasıl müziği, Saray Müziği, Enderun Müziği, Klasik Türk Müziği, Türk Sanat Müziğidir. Ama bunları daha da küçültürsen Yenikapı müziği dersin. Bu arada ‘İstanbul müziği’ ismini takanlardan biri de benim. Çünkü bu şehrin hangi taşını kaldırırsan altından müzikle ilgili bir şey çıkıyor.

Gizemli şehir İstanbul

Harbiye’de yıllarca çalıştığım radyonun karşısında Fransız Kız Lisesi var. İçinde St. Espirit Katedrali bulunmakta. Saray ressamı Zonaro İstanbul’a geliyor, 1892 de eşi Eliza ile orada evleniyor. Giuseppe Donizetti bizim topraklarımıza Batı müziğini getiren ve bugünkü haline gelmesinde büyük emekleri olan kişinin mezarı orada. Papa 23. John, papa olmadan önce on yıl Vatikan temsilcisi olarak orada çalışmış. Yani her mekânın bir hikâyesi var. İstanbul böyle bir şehir. Benim hocam şöyle derdi: “Daha ortada radyo yok. Gramofon bile daha İstanbul’a gelmemiş. 1800’lerin sonu. “Akşam Eyüpsultan’da bir şarkı okunur ertesi gün aynı şarkı ezbere olarak Bebek te söylenir.” Müziği böyle yaşayan bir şehir İstanbul.

(Tanburi Cemil Bey)

O bambaşka bir seviye


Sizin hayatınızda Tanburi Cemil Bey’in önemli bir yeri var mı?
O bizim pirimiz.Tanburun icra şeklini değiştirmiş olan ve makamları en iyi şekilde anlayan, sesler arasındaki ilişkiyi en doğru şekilde kurabilen, hiç kimsenin düşünemeyeceği hayal dünyamızın sınırlarını zorlayan melodiler üreten müthiş bir Tanbur sanatçısıdır. Kendine göre bir sağ ve sol tekniği geliştiriyor. Aynı şekilde bunu kemençede de yapıyor. Cemil Bey’den sonra ortaya yeni bir tanbur tavrı çıkartmak yeni bir tarzda icra çıkartmak çok zor bir iştir. Bir kişi yapmış oda tanburi sanatçısı İzzetin Öktedir. İzzettin Bey, Cemil Bey’den sonra ortaya bir ekol çıkartabilen bunu başaran ilk kişidir. Cemil Bey’in oğlu tanbur sanatçısı daha doğrusu son yüzyıl içinde müziğimizin en başta gelen isimlerinden olan Mesut Cemil Bey’de İzzettin Bey’i çok beğenirmiş. Bu arada Cemil Bey deyince aklıma geldi, Cemil Bey’i taklit etmek istemişler fakat olmamış. Taklitçilik müziği mahvediyor.

Taklidin müzikteki yerine değindiniz, konuyu biraz açabilir misiniz?
Benim müzikte en korktuğum şey taklit. Bana Cemil Bey’in yaptığı aynı nağmeyi yapmamalısınız. Çünkü onun aslı Cemil Bey’dir. Kendisinin kullandığı ses aralıklarını, makam anlayışını kullanın. Fakat onun taklidini yapmayın. Taklit müzikteki değersizliktir. Kötü olsun ama sana özel olsun. Desinler ki bunu çalan Ahmet ya da Mehmet. Bekir Sıtkı Sezgin gelmiş geçmiş en büyük ses sanatçılarından biridir. Bekir Bey’in aynısı gibi okumak bir şey değil ki. Bekir Bey’in müzik anlayışını alırsan eyvallah. Sesleri nasıl kullanıyor, sesi nasıl çıkartıyor, güfteyi nasıl taşıyor, aralıkları nasıl basıyor, esere başlangıcı ve bitirişi nasıl, sahnede nasıl duruyor bunların hepsini alabilirsin. Ama Bekir Bey’in şarkı içerisinde kullandığı ona has nağmenin aynısını yapmak olmaz. O zaman kopya olursun.

Hatıralarınızdan bahseder misiniz?
Konservatuar bitirme imtihanına gireceğim. İyi bir talebeyim, zor eserleri seçtim. Günlerce çalıştım, imtihana girdim. Karşımdaki heyette bir devrin usta isimleri var. Ne çalacaksın, dediler. Refik Fersan’ın Arazbar Buselik saz semaisini çalacağımı söyledim. Bu eserin ikinci bölümü zordur tanbur için atlamalı sesler var. Hiç unutmam Abdi Coşkun “oğlum dedi bir Beyati taksim yap sen” dedi. Beyati çok zor olmayan bir makam, taksimi yaptım. Tamam çık dedi. Hayır ben çalayım diyorum. (Gülüşmeler) Gerek yok, anladık dediler çalarsın. Tabi usta müzisyenler daha mızrabı ilk vurduğunda fikir sahibi oluyorlar. Radyoda da bir hatıram var. Denetim vardı, on beş dakikalık solo icra istediler. Bir abimiz var Neyzen Ümit Gülerman. İyi neyzendi. “Ne çalacaksın” dedi bana. “Cemil Bey’in Şedaraban saz semaisini çalacağım” dedim. Zor bir eser. Son bölümü zordur. “Oğlum dedi bunu dinleyenler anlamaz çal basit bir eser” demişti.

Günümüzde beste yapılıyor mu?
Güzel şarkı besteleyenler var. Çok bestekâr var onların yüzde 95’ini bırak. Sadece yüzde 5’i hakikaten makamın, usulün ve güftenin hakkını vererek aynı zamanda duyguyu vererek beste yapıyor. Saz eseri besteleyen arkadaşlar da var.

Siz beste çalışması yaptınız mı?
Şöyle, birkaç tane saz eseri denemeleri yaptım. Selahattin Pınar ne diyor; “Ben güfteyi alırım tenimin içine giyerim. Günlerce onunla beraber gezerim. Onun bir anısı var o an gelir ve beste çıkar.”

Hocam konservatuvarlardaki öğrencilere tavsiyeleriniz nedir?
Birincisi müziği sevecekler, ikincisi çok çalışacaklar. Bu hakikaten zor bir iş. Eski ustaları dinleyecekler. Oradan alabileceklerini alacaklar. Ama taklit etmeyecekler. Ayrıca tek başına müzikle olmaz mutlaka sanatın başka dallarına da merakları olacak.

Yurt dışındaki çalışmalarınızdan bahsedebilir misiniz?
Dünyanın birçok prestijli salonlarında, farklı mekânlarında, festivallerinde Türk Klasik ve tasavvuf müziği konserleri ile sema törenleri hazırladım. Başta Harvard olmak üzere uluslararası üniversitelerde sohbet toplantıları yaptım. BBC, SBS, ASC, CNN, NBC ve Euro News televizyonlarında ve radyolarında Türk müziğini anlatan programlara katıldım.

İhtiyaç fazlası tanburi!


Hocam hatıralarınızı yazmaya devam etmek istiyor musunuz?
“İhtiyaç Fazlası Tanburi” adıyla bir eser yazdım o da Pan Yayıncılıktan çıktı. İkincisini de istiyorlar, ikinciyi de hazırlıyorum. Kitabın hikâyesini şöyle anlatayım: “TRT’de 33 yılımdayım. 2018 yılı yaz aylarında sahil kenarında bir lokanta da yemeğimi yedim kahvemi içmek için beklerken. Telefonum çaldı. Açtım ve hiç tanımadığım bir ses ‘Emekli oluyor musunuz’ dedi. Ne bir merhaba, ne bir kendini tanıtma ne de başka bir şey, sadece soğuk bir soru. ‘Emekli oluyor musunuz?’ ‘Siz kimsiniz?’ dediğimi hatırlıyorum. Aldığım cevap ise: ”TRT bünyesinde bir emeklilik ofisi kuruldu oradan arıyorum, yeni bir kanun hükmünde kararname yayınlandı. Siz artık ihtiyaç fazlası personelsiniz. Emekli olmazsanız devlet personel havuzuna gideceksiniz, oradan da başka bir kuruma nakil olacaksınız.” Hiçbir şey söylemeden telefonu kapattım ve kendi kendime ‘şakadır’ her halde diye düşündüm. Ancak, aradan birkaç saat geçmişti ki telefonum yine çaldı. Ses değişmişti ama soru yine aynıydı. Birkaç gün sonra kuruma gelip durumu anlattığımda baktım herkesin başı yerde. Abi işte böyle bir KHK (kanun hükmünde kararname) çıktı. Tamam, dedim, ben anladım. Şimdi ben ihtiyaç fazlası personel yani ihtiyaç fazlası tanburi olmuş oluyorum demiştim.” Kitaba bu olaydan sonra başlamıştım. Çıkalı yaklaşık iki ay oldu.

Önceki Yazı

Ustalar olmasaydı bugünlere gelemezdik!

Sonraki Yazı

Bir derdi olan müzik: “RAP”

Son Yazılar

Bir ailenin duygusal otopsisi

2023 yılının en çok konuşulan filmlerinden olan ve Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’ye layık görülen Justine