Tavuri’yle mahremiyeti ve merhameti keşfettik

26 dakikada okunur

Yönetmen Derviş Zaim: “Biz Tavuri’de bir merhametin keşfi sürecini ele almaya gayret ettik. Tavuri var, peki ben Tavuri ile nasıl yaşayacağım? Tavuri ile yaşamak ne demektir? Tavuri ile beraber yaşamanın ve kendini korumanın koşulları ne olabilir? Daha büyük hapishaneler, daha eğitimli gardiyanlar daha iyi kanunlar, daha sert polis mi? Daha da büyüyecek suç. Bunları nasıl halledeceğiz? Bu filmin söylediği mahremiyetin ve merhametin keşfi gerekiyor.”

Her yazı, haber ve röportaj özel ve kıymetlidir. Hazırlık sürecinde aynı özen ve ihtimamı gösteririz. Gözden kaçırdığımız bir noktanın olmamasına dikkat ederiz. Ama alanın ustalarıyla karşılaşacağımız, yapacağımız röportajlar bir tık daha heyecanlı olabilir. Çünkü soracağımız sorular haddinden fazladır. O soruları belli bir temayla sınırlandırmaya çalışırız. Eserlerini, filmlerini gözden geçiririz. Habere, röportaja hazır hale geliriz. Usta yönetmen Derviş Zaim ile röportaj yapmakta benim için bu kademedeydi. Sinemamızın 90’lar döneminin başlatıcılarından olması, filmografisinde gelenekle kurduğu ilişki ve her filminde yeni denemelerde bulunuyor olması onu her daim dikkat çekici kılıyor. Yaşadığı dönemin ruhuyla yakından ilişkili bir yönetmen. Derviş Zaim ile yakın zamanda vizyona giren Tavuri belgeselini konuşmak için Ulus’ta bir araya geldik. Belgeselde Zaim’im çocukluk arkadaşı Tavuri lakaplı Mustafa Serttaş’ın hayatının bir kısmını izliyoruz. Belgeselin birçok türünün iç içe geçtiği belgesel bize birçok soru sorduruyor. Bizde sorularımızı yönetmen Derviş Zaim’e yönelttik.

 Mustafa Serttaş, nam-ı diğer “Tavuri” sizin çocukluk arkadaşınız. Bu hikâyeyi kurmaca olarak değil de belgesel olarak çekme fikri nasıl ortaya çıktı?

Tek bir nedeni yok, bir sürü nedeni var. Sinemanın kendisi tarafından dışarıda bırakılan insanları ve konuları ele almak amaçlarımdan bir tanesi. Sinema üretiminin koşullarının çok rağbet etmeyeceği, ele almaktan uzak durmak isteyebileceği meseleleri ele almak ve buna uygun bir yapım metodu bulmaya çalışmak ikinci bir niyetim idi. Suç olgusunun son derece kangren ve devam eden, büyüme ihtimali de yüksek olan bir olgu olduğunu biliyordum. Bu konuyu ele almak ve ilgili sorular yöneltmek hoşuma gidecekti. Belgesel türünde iş yapmanın hem kendi filmografimin biçimi, içeriği için artı değer yaratma ihtimali vardı. Kendime dair soruları inceltme ihtimali vardı. Bunlar da değerliydi.

(Rabia Bulut ve Derviş Zaim)

Tavuri ile kırk yıl kadar uzun bir süre boyunca görüşmüyorsunuz. Uzun bir süre sonrasında bu belgeseli yapma kararının arkasında kişisel bir neden var mı? Çocuk Derviş’in Mustafa’ya karşı bir merakı var mıydı? Ona ne olduğunu biliyor muydunuz?

Ona ne olduğunu ne bittiğini kırk sene boyunca bilmiyordum. Gazeteden takip ediyordum. İşlediği suçlar nedeniyle arada ona basında rastlıyorduk. Memleketin en büyük dolandırıcısı olduğu açıktı, görünüyordu. Eğer çocukluk arkadaşınız memleketin en büyük dolandırıcısı olduysa, bu size geçmişe, hayata, topluma dair sorular sorabilmek için imkân sağlayabilir. Bütün bunlar, bir sinemacı olarak içimi gıdıklıyordu. 

Size, özellikle annenize karşı bir vefa borcu olduğunu görüyoruz. Annesinde babasına duyduğu öfkenin yanında sizin annenizle kurduğu bir ilişki var. Kendisinin belgeselinin çekilmesiyle ilgili düşüncesi neydi?

Bizimle olmaktan dolayı mutluydu çünkü kendini ifade edebileceği bir platform bulmuştu. Kendisini yargılamadan dinleyen birileri vardı. Bu koşullar daha önce hayatında pek gerçekleşmemişti muhtemelen. Dolayısıyla tüm bunların keyfini sürüyor gibi geliyordu bana. Bu nedenden dolayı çekimlere devam etmek istiyordu, öyle bir eğilimi vardı. Bu konuşmalar  kendini masaya yatırıp kendisiyle ilgili olarak yüzleşebilme şansı taşıyor olabilirdi. Muhtemelen böyle bir şans pek ender olarak eline geçiyordu.

Biz belgeselde aslında Tavuri’nin yaşamının son dönemlerine tanık oluyoruz. Onun iyi bir insan mı kötü bir insan mı olduğunu sorguluyoruz. Aslında siz de onun sorgulamasını yapıyorsunuz. Belgeselden gördüğümüz kadarıyla bir kurban olarak tanımlıyor kendini. Size göre bu iyilik ve kötülük sorgulamasında Tavuri kendini, nasıl tanımlıyor? 

Kendisini bazen bir kurban görüyor olabilir. Ama ondan ibaret olmadığını söyleyebilirim. Çünkü aynı zamanda kendisini bir avcı olarak da görüyordu. Dolandırdığı insanların dolandırılma durumlarına ilişkin olarak konuşursak “inanmasalardı, vermeselerdi, vermek de onların elinde vermemek de onların elinde” diye bir akıl yürütmede bulunuyordu. Dolayısıyla dolandırdığı insanlarla kendisini aynı seviyeye koyuyor aralarında bir eşitlik ilişkisi olduğunu düşünüyor ve bunların sonucunun bir karşılıklı mücadele sonucunda belirlendiğine dair bir imada bulunuyordu. Bu manada orada kendisini bir kurban olarak gördüğünden ben emin değilim. Kurban değildi oralarda. Dolayısıyla karmaşık bir konumlandırma olduğunu söylemek mümkün. Bu da bağlama göre değişebiliyordu diye bir yorumda da bulunabilirim. Yani kendisini kurban mı yoksa fail mi olarak nitelendirdiği bağlama göre belirleniyordu. 

Hakikat duygusunu uç noktaya getirmek istedik

Belgeselde sizi bir anlatıcı olarak ve yer yer gözlemci olarak da görüyoruz. Sinemanızda gördüğümüz yeni bir şey bu. Kendinizin anlatıcılığını bu hikâyenin neresinde konumlandırıyorsunuz? 

Filmin yönetmeni, yazarı ve yapımcısıyım. Daha ne olsun? Bill Nichols’un belgeselle ilgili çeşitli sınırlandırmaları var. Birinci sınıflandırmayı anlatıcı belgesel, aktarmacı belgesel olarak söyler. Türk belgeseli büyük ölçüde birinci kategoriye girer. Gözlemci belgesel bu filmin, Tavuri’nin ana arteri. Bu film, Türk belgeselinin ortak, spesifik, baskın özelliklerini taşımıyor. Bu anlamda taze. Ana arteri gözlemci belgeseldir ama gözlemci belgesele katılımcı ve interaktif belgesel tarzlarını da eklemiştir. Edimsel belgesel adını verdiğimiz şeyin bu filmde payı var mıdır yok mudur ondan emin değilim. Buna ilişkin olarak bir şey söylemek istemem. Film benden çıktı, bağımsız yorumlanabilir. Ama söyleyebileceğim gözlemci belgesel ana arterdir. Katılımcı ve interaktif belgesel tarzları da işin içerisinde vardır. Bunları niye melezleştirdik? Hakikati daha geniş ve daha derin yakalayabilmek adına gerçekleştirdik. Böylelikle o adamın hayatından  çıkarabileceğimiz sorularımızın derinliği, genişliği ve o sorulara ilişkin kıymet katsayısı daha da artabilecekti. Bizim hayatımıza dair, suç olgusuna dair sorabileceğimiz sorular daha da incelikli hale gelebilecekti. Bu yüzden bu hakikat duygusunu daha da uç noktaya doğru götürmek istedik. O yüzden aslında bu belgesel türleri bir araya getirildi. Belgesel türlerinin bu şekilde çeşitli kullanılmasının da Türk belgeseline bir katkı sağlar diye umuyorum. Kendi filmografim açısından da konuşmam gerekirse her defasında sinemanın biçimini farklılaştırmak istiyorum. Türk sinemasında bir minimalizm ve neorealizm arasında sıkışma olduğunu düşünüyorum. Her filmimde daha farklı denemeler yapmaya gayret ediyorum. Bazen gelenekten yararlanarak sinemamıza  bir aşı yapmaya gayret ediyorum. Burada da hakikatin temsili konusunda çok farklı bir yerden gelerek bir yaklaşım göstermeye çalıştım ve bu sinema dilinin daha farklılaşması konusuna umarım katkı koyabilir. 

Belgesel hakikatin anlatımını çeşitlendiriyor

Siz burada belgesele bir önem de atfediyorsunuz. Belgesel yapmanın bu sinemamızın da içinde bulunduğu sıkışmadan çıkma noktası sanırım. Bu sıkışmayı açmak için belgesel son zamanlarda çeşitli yeni yönetmenlerin de sizin gibi usta yönetmenlerin de denediği bir tür. Burada belgeselin sağladığı fayda tam olarak ne oluyor?

Hakikatin elde edilme konusundaki anlatım yöntemlerinin çeşitlenmesi oluyor. Belgeselde amatörleri, durumları kullanıyorsun. Senaryo olmuyor, akışa bırakıyorsun. Neredeyse sofi, budist bir tavır içinde filmi ele alıyorsun. Bu tavır hakikati daha da üst perdeye taşımak için bir vesile oluyor.

İyiliğe, kötülüğe, suçlu olmaya karşın farklı farklı sorgulamalar giriyoruz belgesel boyunca. Siz bu noktada nasıl bir sorgulamadan geçtiniz?

Yönetmen olarak sınırların içerisinde yer alırız biz. Tavuri’yi, ailesini, kızını ne kadar göstereceksin, gözyaşını gösterecek misin, göstermeyecek misin, başka şeyleri gösterecek misin… Bütün bunlar mahremiyettir. O meselelerde de yönetmenin kendisine başka sorular sorması lazım. Benim de kendime sorular sorduğum anlar oldu. Bu proje mahremiyet ve merhametin keşfidir. Bu film çekilirken Tavuri iki tane adamı dolandırdı ve bunlar gerçek insanlardı. Dolandırdığı kızla onu bir araya getirdim. Ama dolandırdığı adamla Tavuri’yi bir araya getirseydim muhtemelen fiziksel olarak Tavuri, hiç de tasvip etmeyeceğimiz nahoş durumlarla karşı karşıya kalabilirdi. Çünkü lösemili çocuğun babasını dolandırmıştı. Dolayısıyla o durumda olan bir adam sinirlerine hakim olamayabilir ve Tavuri’ye fiziki olarak saldırabilirdi. Az ya da çok böyle bir ihtimal vardı. Ben bir yöneten olarak bunun bana dramatik açıdan çok şey getireceğini biliyor olduğum halde, bunu yapmadım. Geliyoruz yine mahremiyetin ve merhametin keşfine, her anlamda. Sadece başkaları tarafından Tavuri’ye yönelik olarak merhametin saptanması değil proje, filmi yapanların da bunu keşif süreciydi. Benim annemin ona karşı duyduğu, gösterdiği ve hepimize de örnek olması gereken merhametin keşfi değildi sadece. Tüm herkesin içinde bulunduğu bu öznelerin merhamet ve mahremiyeti keşfi sürecinin fotoğrafının çekilmesiydi. Bu anlamda da kıymetli bir proje oldu. Başlarken ilk sorum “Bu adam değişebilir mi?” sorusuydu. Sonra onun değişmeyeceğini anlayınca merhametin keşfi sürecine dönüştü film. 

Belgesel at oynatmak istediğim bir alan

Sizin filmografinize baktığımız zaman, her filminizin bir meselesi var. Ve bu mesele her daim güncelliğini de koruyor. Bundan sonraki süreçte nasıl görüyorsunuz sinemanızı, nasıl devam etmeyi planlıyorsunuz? Belgesel sizin için devam edebileceğiniz bir tür olabilir mi yoksa hikâye size nasıl gelirse ya da ne kafanızı sorgularsa o şekilde mi devam edeceksiniz? 

Hayatın ne getireceği belli değil. Şu anda bir kurmaca film yazmakla meşgulüm, bitmek üzere. Ondan sonra başka bir şey çıkma ihtimali elbette var, niçin olmasın? Ama belgeselin kendisi de yaratıcı belgesel de ya da belgeselin başka alanları da at oynatmak istediğim alanlar. İki tane belgeselim var. Bundan sonra da oralarda at oynatabilirim. 

Şunu da merak ediyorum, bir akademisyensiniz, yazarsınız ve bir yönetmensiniz. Birçok dalı birleştiriyorsunuz aslında. Bunlar size bir bakış açısı sağlıyor. Sinemasal üretimde de şu an bir üretim çağı içerisindeyiz aslında. Her sene festivallerde filmler izliyoruz. Bu noktada gördüğünüz eksiklikler var mıdır ya da hiçbir zaman sinemamızda olmayan, şu an keşfedilen yenilikler var mıdır? 

Bardağın yarısı dolu yarısı boş meselesine girersek, bardağın yarısı boş. Bu ne kötü de diyebilirsiniz. Bardağın yarısı dolu ama ne güzel en azından yarısı dolu da diyebilirsiniz. Hangi noktadan baktığınıza göre konuşmak mümkündür. Ortada var olan durumu batırmak da mümkündür bir bakış açısına göre, ortada var olan bir durumu çok daha farklı göstermek de mümkündür. İnsanı korkutan çok büyük problemler var. Ama arada da her zaman olduğu gibi umut verici şeyler de olmuyor değil. Tohumun çatladığını duyduğunuz anlar da söz konusu olabiliyor. Dolayısıyla umarız hayat galebe çalır. 

Bu yerler masum değildir

Festivallerin yapım destek bölümleri var. Filmin çekim öncesinde destek toplamak için yaptığı sunumlar var. Bunların senaryoları zedelediğini, özünü bozduğunu düşünen yönetmenler var. Siz bu konu hakkında ne dersiniz?

Ben bu imkânlardan insanların yararlanabileceğini düşünüyorum. Hazır giysiler alırsınız ama size uymaz. Onların sizin kendinize yakıştırmanız gerekir ya da size yakışacak hazır şeyi biliyor, seziyor olmanız gerekir. Her şey her projeye uymayabilir. Uyduğu anlar vardır. Hangi anlarda bu insanlar benim projeme benim istediğim anlamda olumlu momentumu getirebilir sorusuyla beraber onlara yaklaşmak lazım. Dolayısıyla labları bir çırpıda yerle yeksan  da etmemek lazım, yerlere göklere arşa yükseltmemek de lazım. İtidalli olmak lazım. Bazen insana yarayabilirler. Bazen de var olan projenizi yerle yeksan etmeye yarayabilirler.

Yönetmenin hikâyesinin neye ihtiyacı olduğunu dinleyebilecek bir kulağa sahip olması gerekir. Bu kolay değildir. Dirayet ederseniz daha da çirkefe batabilirsiniz. Sadece kaba dirayetten, inattan bahsetmiyorum. O da iyi bir şeydir. Sadece dirayetten bahsedersek ortada bir sürü kalın kafalı, laftan anlamayan, dediğim dedik diyen adamla karşı karşıya kalırsınız. Hayat böyle değildir. Hayat, bazen, kendisine fısıldayan şeyleri fark edebilen adama güler. Bunları duyabilecek kulaklara sahip olan ve bu kulağı geliştirebilecek beceriye sahip olan adam olmak gerekir. İşte bir platforma gittiğiniz zaman bazen bir adam çıkar ve size o duymak için can attığınız ama duyamadığınız sesi nasıl duyacağınızı gösterir. Bu bir şanstır. Her zaman böyle olmaz. Böyle şansın ele geçmesi enderdir. Çünkü içten, kişiden gelen bir çabayı da gerektirir. Bu yerler masum yerler değillerdir. Eleştirişlerde haklılık payı vardır ama eleştiriler sonuna kadar haklı mıdır? Değildir. Çünkü bu platformlardan da fayda sağlanabilecek durumlar da söz konusu olabilir.  Bu fayda sağlanabilecek anlar kişiden kişiye, projeden projeye değişebilirler. İşte insanın kendisine neyin iyi geldiğini bilecek göze kulağa sahip olması lazım. Bu da sürekli bir çaba içerisinde olmayı gerektirir. Sadece çok iyi bilmeyi değil aynı zamanda nefis terbiyesi anlamına gelir. Çok iyi okullar bitirirsiniz, allame-i cihansınızdır. Ama nefis terbiyesine gitmediğiniz için başarılı olamazsınız.

Yola devam edebilecekleri hatalar yapsınlar

Tamamen insanın kendi nefsiyle olan mücadelesiyle ilgili. Burada aslında şu da var, yetişen bir nesilden bahsettik, meraklı olan gençlerden… Onlara neler tavsiye edersiniz?

Çok yaptığım tavsiyelerden bir tanesi, hata yapmaktan korkmamaları. Ama hata yaparken de kendilerini kavurmayacak hatalar yapmaları. Öyle bir hata yapsınlar ki üstlerindeki tozu silkeleyip tekrar yola devam etsinler.  Boğulup kavrulacakları bir hata değil de üzerlerindeki tozu, çamuru silkeleyip yola devam etmelerine imkân verebilecek hatalar yapsınlar. Dayak yesinler ama bel kemiklerini kırdırmasınlar ki erken başarı çok tehlikelidir. Erken başarıya ya da kolay başarıya kanmasınlar. Geç başarı da tehlikelidir. 

Sinema başını kuma gömüyor

Türk sinemasında son dönemde İstanbul’u anlatan filmler çekilmiyor tarzında eleştiriler var. Bu konuyu Türk sineması açısından nasıl değerlendirirsiniz?

On filmimden en azından dört tanesi kırk yıldır yaşadığım İstanbul’la ilgili. Dolayısıyla bu fena bir istatistiki rakam sayılmaz. İçeriklerine bakıldığı zaman da onların meseleye İstanbul fenomenliği açısından yaklaştıklarını söylemek mümkün. Türk sinemasında taşraya gidişler var. Bunun Türkiye’nin son kırk elli yılıyla, sosyal ve politik gelişmelerle ilgili olduğunu düşünüyorum. Taşraya gidip topu taşraya atmadan bahsedersek… Türkiye taşrada değil monopolde yaşıyor. Göç olgusu nedeniyle son elli yılda Türkiye artık çoğunluğu taşrada yaşayan bir ülke özelliğinden çıktı, çoğunluğu şehirlerde yaşayan bir ülke kimliğine büründü. Dolayısıyla sinemanın da şehir odaklı gitmesinde fayda var. Peki böyle bir şeyin ters olması ne? İlk argümanlardan birisi, sinema başını kuma gömüyor. Ya da başka taraflara atıyor topu. Ya da kurtuluşu başka taraflarda görüyor. Halbuki esas konuşulması gereken meseleler ıskalanıyor böylelikle.

 

Önceki Yazı

BİLGE KRAL ALİYA İZZETBEGOVİÇ

Sonraki Yazı

Zaman, anlam, yürüyüş: Biz de Boş Adam Değiliz

Son Yazılar

Sahnede kör oluyorum

Özellikle komedi yapımlarından tanıdığımız ama ters köşe yapan işlerle de seyircilerinin karşısına çıkmayı seven oyuncu Gökhan