Tiyatroda ben oldum denmez!

//
16 dakikada okunur

Usta sanatçı Hikmet Körmükçü: “Artık ben oldum diye bir şey yoktur bu işte. Ölene kadar zaten bu öğrenim devam eder, her oyun yeni bir dünyaya açılan yolculuktur. Her yolculuktan da bir şeyler kapıyorsunuz. Çok güzel bir süreçti; zorlukları da vardı, iyi tarafları da vardı.” diyor.

Tiyatromuzda bazı aileler vardır; onlar birkaç kuşak boyunca hem geleneksel hem de günümüz tiyatrosuna hizmet etmişlerdir. Bu ailelerden birisi de hiç kuşkusuz ki Körmükçü ailesi. Orta oyunundan başlayıp Geleneksel Türk tiyatrosu ile devam eden ve günümüze değin bir sanat kariyeri içerisinde bulunan Körmükçü ailesi için sahnede olmak tanımı, nesilden nesile aktarılan bir miras desek yanlış olmayacaktır. Dede Hazım Körmükçü, amca Settar Körmükçü, kuzenler Hazım Körmükçü ve Pelin Körmükçü… İşte böyle bir ailenin içerisinde, alkışlarla geçen bir ömür yaşayan Hikmet Körmükçü ile Litros Sanat okuyucuları için bir araya geldik. Yıllardır İstanbul Şehir Tiyatroları bünyesinde sahneye çıkıyor Hikmet Körmükçü. Televizyon seyircisi onu Bizimkiler’in Aysel’i olarak benimsese de o sahnede, birbirinden farklı ve önemli karakterlerle tiyatro izleyicisinin karşısına çıktı. Hikmet Körmükçü ile; hem sanat kariyerini hem Körmükçü ailesini hem de oyunculuk mesleğini konuştuk. Oyunculuğu sahnede öğrenen usta sanatçı, “Rahmetliler Beklan Algan, Ayla Algan, Ali Taygun ile birlikte Macit Koper benim konservatuvarım oldular. Alaylıyım ben, konservatuvara gitmedim ama çok değerli insanlarla çalışınca o kadar donanımlı oluyorsunuz ki. Okul gibiydiler… O kadar güzel öğretileri vardı ki, onlardan bana miras kalan bir güzellik. Onlara hep minnettarım zaten.” ifadelerini kullanıyor.

Dedeniz Hazım Körmükçü, amcanız Settar Körmükçü ve kuzenleriniz Hazım Körmükçü ile Pelin Körmükçü… Tiyatro kökenli bir aileden geliyorsunuz, sanatın içine doğmuşsunuz. Böyle bir ortamda sanatı kendinize bir iş kolu olarak edinmeniz, sizin açınızdan da sürpriz olmadı sanırım.

Evet. Mutlaka Körmükçü soyadının bir yerlerden dokunduğu ihtimal dahilinde. Aslında kesin gözüyle bakıyorum ben ona. Çünkü yatılı okulda okurken de tiyatroya çok fazla gönül vermiştim, tiyatro başkanı yapmışlardı beni. Orada birçok oyunlarda oynadım. Sonra içime o sevda düştü. Babam çok karşı çıktı, hiç istemiyordu tiyatro sanatçısı olmamı. Ağabeyimi, babamı bu işin meşakkati ile yakından çok takip ettim demişti, kendi deyimiyle “yorgunluk veren, çabuk hastalandıran bir iş” derdi. Allah rahmet eylesin. “Bak ben yapmadım mesela, tiyatroya hiç gönül vermedim kuliste büyümeme rağmen. Zorluklarını biliyorum, senin de tiyatro sanatçısı olmanı istemiyorum.” derdi hep. Ama demek ki o ateş düşmüş, o Körmükçü soyadı bir yerlerimize işlemiş. Öylece başladım. Babam istemeye istemeye beni 1971 yılında İstanbul Şehir Tiyatroları’na götürdü. Vasfi Rıza Zobu genel sanat yönetmeniydi. Beni aldılar. “Sahnede seni beğenmezsem, babamın adına layık olmazsan saçından sürüyerek alırım seni.” diyordu babam. Oyundan sonra gözyaşları içerisinde sarıldı bana. Böylece başlamış olduk.

Dedem Hazım Körmükçü’yü hep takdir ettim

Dedeniz Hazım Körmükçü aynı zamanda bir karagöz ustasıydı. Peki sizin hiç ilginiz oldu mu orta oyunu sanatına ve geleneksel Türk tiyatrosuna?

Geleneksel Türk tiyatrosuna tabii ki ilgim oldu ama elimden fazla bir şey gelmedi. Hocalarımız vardı bize geleneksel Türk tiyatrosunu öğretmeye çalışan; rahmetli Rauf Altıntak, Kenan Işık… Onların koyduğu birkaç orta oyununda oynadım. Ama öyle Hacivat-Karagöz oynatmak hiç aklımdan geçmedi açıkçası. Ama tabii ki dedem Hazım Körmükçü’yü hep takdir ettim, babamlar evde çok anlatırlardı. Hatta şöyle enteresan bir şey var; körmük, Hacivat-Karagöz karakterlerini oynatan sopanın adıdır.

Öğretileri onlardan bana, miras kaldı

Lise yıllarınızda Bedia Muhavvit ve Vasfi Rıza Zobu’dan ilk eğitiminizi aldınız. Tepebaşı Deneme Sahnesi de ilk deneyimlerinizi yaşadığınız yer oldu. Bir hoca olarak Bedia Muhavvit ve Vasfı Rıza Zobu’yu ve onların öğrencisi olmayı nasıl tanımlarsınız?

Gerçekten kelimelerle anlatılabilecek bir şey değil. İkisi de dedemin çok yakın arkadaşları. Torunum diyerek kucaklarında severlerdi beni. Tepebaşı Deneme Sahnesi’nde rahmetliler Vasfi Rıza Zobu ve Bedia Muhavvit ancak oyun seyretmeye geliyorlardı. Rahmetliler Beklan Algan, Ayla Algan, Ali Taygun ile birlikte Macit Koper benim konservatuvarım oldular. Alaylıyım ben, konservatuvara gitmedim ama çok değerli insanlarla çalışınca o kadar donanımlı oluyorsunuz ki. Okul gibiydiler… O kadar güzel öğretileri vardı ki, onlardan bana miras kalan bir güzellik. Onlara hep minnettarım zaten. Allah rahmet eylesin Vasfi Rıza Bey, “Bak sen de benim torunumsun, en yakın arkadaşımın torunusun. İyi olacaksın, ileride daha iyi olacaksın.” deyip beni hep yüreklendirdi. 

Çocukluğunuza değinmek isterim… İstanbul, Ankara, İzmir, Adana gibi pek çok şehir içerisinde geçmiş bir çocukluğunuz olmuş. Bu kültürel zenginliğin içerisinde yetişmek, oyunculuk kariyerinizi de beslemiştir öyle değil mi?

Tabii ki etkisi oluyor mutlaka. Ama oralarda çok uzun süreli kalma olmadı. İlkokulu Ankara Cumhuriyet Lisesi’nde okudum, İzmir’de de eğitim gördüm. Babamın mesleği dolayısıyla çok gezmek zorundaydık. Onun için temel hiç sağlam olmadı derdi babam. Ankara, İzmir, İstanbul… Antrenördü babam, nerede yarış varsa o da orada olurdu. Yatılı okula verdiler beni de onlar da kurtuldu ben de kurtuldum. Tabii ki her memleketin her şehrin kendine ait bir kültürü var. Ne kapabilirsen onu kaparsın diye düşünüyorum. Mutlaka bana yararı olan bir şeyler olmuştur.

Ölene kadar öğrenim devam eder

Sahnede geçen, alkışlarla dolu bir ömür… İstanbul Şehir Tiyatroları’na giriş ve günümüze kadar geliş süreciniz nasıl oldu?

Benim için çok büyük heyecandı tabii ki, layık olmaya çalışıyorsunuz. Körmükçü olmaktan ötürü şanslıydım ben. Herkesin aklında kalan rollerde oynadım. Konservatuvar mezunu olup, konservatuvar imtihan parçaları oynayan öğrencilerin oynadıkları çok güzel rolleri oynadım. Bu da büyük bir şans. Ve çok iyi yönetmenlerle çalıştım. Tiyatroda ben oldum diye bir şey yoktur. Ölene kadar bu öğrenim devam eder, her oyun yeni bir dünyaya açılan yolculuktur. Her yolculuktan da bir şeyler kapıyorsunuz. Çok güzel bir süreçti; zorlukları da vardı, iyi tarafları da vardı. İyi tarafları tabii ki daha çok ama zorluk çektiğim zamanlar oldu; evlilik oluyor, çocuğunuz oluyor, provaya yetişmek zorunda oluyorsunuz, gece oyununuz var “ah, çocuğumu nereye bırakacağım” dertleriniz oluyor. 

Ödül almak insanı motive eder

Tabii tüm bu oyunların karşılığında değer görüldüğünüz ödüller var: Ulvi Uraz, Avni Dilligil, Afife Jale, İsmet Küntay sahip olduklarınız arasında. Peki sizin için ödüller ne anlam ifade ediyor? Ödüller bir sanatçının kariyer yolculuğunda belirli/etkileyici bir etmen midir?

Güzel bir şey tabii ki takdir görmek. Kolektif bir şeydir bir defa oyun, ben olmasam öteki oyuncular olmaz, birbirimize yardımcı oluyoruz ama biri rolü itibariyle biraz daha öne çıkmıştır, çok beğenilmiştir, alkışlanmıştır… Bir sürü de eleştirmen var, onların takdiridir. Güzel bir şey, insanı motive ediyor ve hoşuna gidiyor. Oyun oynarken, yeni bir oyuna başlarken ki gibi heyecan duyuyorsunuz… Böyle enteresan bir şey ödül almak. 17 tane falan var ödülüm, neredeyse her oyuna ödüller vermişler. Arkadaşlar takılıyorlar, koyabilecek yer bulabiliyor musun ödüllere diye. Çok güzel bir şey ama ödülleri ben tiyatromuza, birlikte çalıştığım arkadaşlarım, ilerisi çok parlak olan gençler adına alıyorum. Ama illa da şart değil.

Sahnede genç nesilden oyuncularla da bir aradasınız. Onları nasıl buluyorsunuz, yeni nesil tiyatro oyuncuları değerlendirmenizi istesek; neler söylersiniz?

Karşılıklı oynamaktan gurur duyacağım, çok kıymetli genç oyuncular var. Gençtir acaba nasıl kotaracak rolünü diye düşünmüyorum. Öyle bir meziyetim var; halinden, tavrından, jestlerinden, disiplininden ya da tiyatroya bakış açısından anlayabiliyorum. Küçücük küçücük bir baloncuklarla öğreniveriyorsunuz. Yani bu, iyi olacak diyorsunuz. Devam etsinler; tiyatrosuz kalmasınlar, tiyatro dünyadır. Çok üzülüyorum; ama maddi koşullar ama başka bir şeyden dolayı başka işlere kayan genç arkadaşlar var. 

Televizyon ve sinemada da pek çok projede rol aldınız, çalışmalarınız da devam ediyor ancak Hikmet Körmükçü demek; Bizimkiler’in Aysel Öğretmen’i demek değil mi bir yerde? O yıllarınızı bir de sizden dinlesek…

O çok sevdiğim bir diziydi benim. İlk dizi projemdi. Daha önce TRT’de bir beden öğretmenini oynadım, hamile hanımlara fiziksel çalışmalar vs. gösterdim ama dizi anlamında Bizimkiler, ilk dizimdi. Zıp zıp Aysel’i de çok sevmiştim. Teklif geldiğinde, senaryoyu okuduğumda hemen büyük bir heyecanla kabul ettim. 

Kayıplar olmasaydı Bizimkiler devam ederdi

Sizce Bizimkiler’in bu kadar unutulmaz ve değerli kalmasındaki sır ne?

Bizimkiler’in tutmasının sebebi, çok bizden oluşu. Bir apartmanda yaşanan şeyler, bunlar çok güzel başka bir yerlere sürüklemiyor sizi. “A! Bak benim de böyle oluyordu, bak aşağıda Emine Hanım var. Emine Hanım da aynı Aysel gibiydi.” gibi, mutlaka insanlar kendilerinden bir şeyler buluyorlardı. Ve oyunculuklar çok mükemmeldi. Çok büyük ustalar da vardı aramızda… Daha da sürerdi. Acılı şeyler yaşanmasaydı Bizimkiler, şu halimizde şu yaşta bile devam ediyor olacağına inandığım bir diziydi. Ekranın en uzun soluklu dizilerindendi zaten, rekor kırmıştı. Kaybettiklerimiz olmasaydı dediğim gibi Bizimkiler daha sürerdi. Oradan da kamera karşısında nasıl durulur gibi çok şey öğrendim. Birçok katkısı oldu.

Önceki Yazı

Alev Alatlı’dan  Günay Rodoplu’ya 

Sonraki Yazı

Sanat uğraşı

Son Yazılar

Varlığa gülümsemek

Günde kaç kez ufukla göz göze geliyorsun? Gökyüzünün sana göz kırptığı oluyor mu? Denizin derinliğine bir

Yoksulluk ve takva

70’lerin ve 90’ların sonlarını aratmayan büyük bir enflasyonun endişeleri içinde girdik Ramazan’a. Gelir uçurumları keskin bir

Kısa caz tarihi 

İkinci kez okuduğum, dünyanın farklı dillerine çevrilen Joachim E.Berendt ‘in “Caz Kitabı”ndan yola çıkarak kendi yorumlarımı

Elly hakkında konuşalım mı?

Sinema serüvenine 2000’li yıllarda başlayan İran’ın önde gelen sinemacılarından Asghar Farhadi, 2008 yılında Berlin Film Festivali’nde