Acısıyla tatlısıyla geçen bir festival daha

/
18 dakikada okunur

Yılın son ayları sinema dünyasında festivallerin arz-ı endam ettiği zamanlardır. Nisan ayında İstanbul Film Festivali coşkusundan sonrasında Eylül’de Adana Altın Koza Film Festivali ile açılışı yapıyoruz. 30’uncu Adana Altın Koza Film Festivali’ne geçmeden ülkemizde olmayan festival kültüründen bahsetmek gerekir. Festival organize etmek, yürütmek ciddi bir emek ve çaba gerektiriyor. En önemliside bir devamlılık istiyor. Ama maalesef devamlılık konusu en büyük yaralardan biri. O yaranın kanamasıylada festivallerin kaderi belli oluyor. Kaderleride başlamadan bitmek ya da tam hız kazanacağı noktada sonlanması oluyor. Başlayan hikâyeler yarım kalıyor. Film festivalleri noktasında gidilecek çok yol var.

Film festivallerinin kaderine üzülmekten 18–24 Eylül tarihleri arasında gerçekleşen 30’uncu Adana Altın Koza Film Festivaline geçelim. Üç yıldır bir fiil takip ettiğim festivalin üçüncü gününden itibaren Adana’daydım. İstanbul’un kaosuna sinemayla dolu bir dört gün ara vermek çok güzeldi. 30’uncu yılını kutlayan festivalin programında Dünya Sineması’ndan önemli yeni filmler, Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kuru Otlar Üstüne’nin Türkiye prömiyeri, Ulusal Yarışma, Kısa Film Yarışması yer aldı. Altın Koza festival zamanını da içine katarak açık havada birçok filmide halkla buluşturuyor. Aynı zamanda da sektörün nabzını tutan söyleşiler, paneller düzenleniyor. Onlardan biride “Cumhuriyetin 100. Yılında Türk Sineması” paneliydi. Panelde Biket İlhan, Halil Ergün, Şerif Gören, Engin Ayça tecrübelerini, gözlemlerini sinemaseverlerle paylaştı. 

  • Dünya Sineması yüzleri güldürüyor

Adanalı’lar Altın Koza’yı yakından takip ediyor. Salonların doluluğu belli bir seviyeyi her daim koruyor. Uluslararası Uzun Metraj Yarışması bulunmayan festival her sene Dünya Sineması seçkisinde yılın merak edilen filmlerini seçkisinde yer veriyor. Dünya sineması gösterimlerininde halis bir takipçisi bulunuyor. Geçen sene Asghar Farhadi’nin A Hero’su Türkiye’de ilk kez Adana’da gösterilmişti. Bu senede iddialı bir gösterim programı vardı. Dünya Sineması seçkisinden usta yönetmen Aki Kaurismäki’nin Cannes’da Jüri Ödülü’nü kazanan Sararmış Yapraklar, Ali Asgari, Alireza Khatami imzalı Fani Dizeler ve Jafar Penahi’nin Ayı Yok  benim izlediğim filmler oldu.

Sararmış Yapraklar filminde kuzeyin soğukluğunu, yalnızlığını iliklerimize kadar seyrediyoruz. Aki Kaurismäki topraklarının yalnızlığını minimal sinematografisiyle anlatıyor. Bu minimal ve yalnız dünyada Hansa ve Holappa bir karaoke barında karşılaşırlar. Sonrasında birbirlerini bulmaları çeşitli aksiliklerle zaman alır. Helsinki sokaklarında geçen bu filmde arka planda Rusya Ukrayna savaşının varlığı sezilir. Hansa ve Holappa işçilerdir. Aşkı ararken işte ararlar. Kuzey ülkelerinde sık sık görmediğimiz bir sınıfın hikâyeside kendini gösterir. 

Ali Asgari, Alireza Khatami imzalı Fani Dizeler’de 10 tane kısa hikâyeden oluşan bir film. İran’ın toplumsal ve yönetimsel olarak sıkışmışlığını, çürümüşlüğünü yönetmenler farklı kahramanların anlık durumlarıyla gösterir. Hikâyelerin bir vuruculuğu olsada filmin toplamında sonuç olarak ne anlattığı havada kalıyor. Kamu spotu olmaktan öteye gidemiyor.

Son olarak ise Cafer Panahi’nin bir kısmını Türkiye’de çektiği Ayı Yok belgeseline gelelim. Panahi siyasi olarak İran topraklarında yaşadığı zorluklara, hapis cezasına rağmen üretmeye devam eden bir yönetmen. Sinemasıyla, sinemasını durumunun getirdiklerine adapte ederek yeni bir dil oluşturuyor. Bu Bir Film Değil, 3 Yüz belgesellerinden sonra Ayı Yok’ta onun hapis sürecinde çektiği filmlerin yanına ekleniyor. Ayı Yok belgeselinde Panahi İran’da Türkiye sınırına yakın bir köye gidiyor. O sırada İstanbul’da filminin çekimleri devam ediyor. O da zoom üzerinden çekimleri izliyor, revizelerini veriyor. Panahi’nin köydeki varlığı bir rahatsızlığa sebep oluyor. Panahi hem bunlarla uğraşırken hem de insanları gözlemliyor. Aynı zamanda İstanbul’da anlatılan hikâyede Türkiye’den çıkmaya çalışan iki insanın başınada farklı olaylar geliyor. Filmin İstanbul ayağı çok zayıf. Anlattığı dram havada kalıyor. Oyunculuklar göğüsleyemiyor. İran’ın köyünde Panahi’nin başrolde olduğu hikâyenin benzerini biz Kiyarüstemi’de gördük. Öncü ve farklı dilini sanırım Panahi, siyasi ve sosyal dengeler sonucu kaybediyor. Klişeleşiyor.

  • Derdimiz tasasımız “ulusal yarışma filmleri”

Sinemamızın güncel halini görmek istiyorsak ulusal yarışma filmleri doğru yer. Ulusal Yarışma’da bu sene Kıyıda, Cam Perde, Sanki Her Şey Biraz Felaket, Karganın Uykusu, Annesinin Kuzusu, Ceylin, Suyun Üstü, Açık Kapılar Ardında, Yüzleşme ve Bir Gün, 365 Saat filmleri yarıştı. Birçok ilk filmin yarıştığı festivalde genç yönetmenler öne çıktı. Kapanıştada  Karganın Uykusu ve Sanki Her Şey Biraz Felaket ödülleri göğüsledi. Adanalı Tufan Şimsekcan imzalı Ceylin ise hikâyesinden, tekniğinden ziyade ekip arasındaki yaşanan tartışmalarla gündeme geldi. Yargıya taşınan durumunun sonucu ne olacak bilmiyoruz. Ama Ceylin’in hikayesinin önüne geçeceği belli oldu. Adanalı yönetmenler Tufan Şimşekcan ve Tunahan Kurt  festivalin Adanalılar için gözdeleriydi. Kurt imzalı Karganın Uykusu hem yönetmenin film yapmak için yaşadıkları hem de filmin hikayesiyle festivale damga vurdu. Tunahan öğretmen olmayı planlarken atanamadığı için polis oluyor. Polislik görevine devam ederken film çekme sevdasınada devam ediyor. Uzun bir yoldan Karganın Uykusu filmi ortaya çıkıyor. Uyurgezer olan Nasip ve oğlunun hikâyesini anltıyor film. Nasip’in karısı intihar ediyor. Uyurgezerliğinin sınırları bulanık olduğu için oğlunun hayatı için bir arayış içerisinde. Para kazanmak için ne yapılması gerekiyorsa onu yapmaya razı. Mülteci meselesinede yer veriyor, Kurt. Aksayan, tamamlanmayan noktaları olsada Karganın Uykusu sinemasal anlamda umut vaat ediyor. Başrol oyuncusu Ahmet Ağgün’ü de parlak bir kariyer bekliyor.

  • Festivalin assolisti Kuru Otlar Üstüne’ydi

30’uncu yılını kutlayan Altın Koza’nun şaaşalı hamlesi Kuru Otlar Üstüne’nin Türkiye prömiyerini yapmasıydı. Adanalı sinemaseverleri heyecanlandıran, biz basın mensupları içinde hareket oluşturan bir noktaydı. Şu an vizyonda olduğu için herkes bu heyecanı yaşıyor. Adana’da yaşanan heyecana geri dönersek halkın ilgisi had safhadaydı. Kuru Otlar Üstüne yazılacak, söylenecek çok şey var. Filmin kritiğini 15’inci sayfada sinema yazarı Abdulhamit Güler’e bırakıyor, gösterim sonrası Nuri Bilge Ceylan’ın da katıldığı söyleşi kısmına geçiyorum.

Büyük salonda gerçekleşen söyleşiye katılım had safhadaydı. Herkes yer kapma yarışındaydı. Oturanlar oturdu, kalanlar ayakta dinledi söyleşiyi. Nuri Bilge Ceylan, Merve Dizdar, Musab Ekinci ve Deniz Celiloğlu göründüğü an alkış tufanı koptu. Moderatörün soruları ve ekibin cevapları kısmı sakindi. Mikrofon seyirciye geçtiğinde ortam şenlendi diyebiliriz. NBC cevaplarda yeri geldi Ebru Ceylan ile atıştı, yeri geldi seyirciyle. “Neden taşra?” sorusunda ise sinema yazarlarının bu mevzuya taktığını belirtti. Genel anlamda ise cevapları “Her şey olabilir bu kadar düşünmeye gerek yok” minvalindeydi. Bu noktalar kaçamak cevaplardı. Açıkla filmin işaret ettiği yerleri söylemedi. Söylemesi gerekir mi? Gerekmez. Ama bazı tercihler yaptıysa yenilikler denediysede bunların bir sebebi vardır. Sebeplerde açıklanabilir. Ama o açıklamamayı tercih etti. Bizi sorularımız ve cevaplarımızla başbaşa bıraktı. 

  • Yarışmada değillerdi ama festivaldeydiler

Belgesel ve Uzun Metraj yarışmasında olmayan Tavuri, Kavur, Aşk, Ateş ve Anarşi Günleri: Türk Sinemateki ve Onat Kutlar, Sinema Hakikatinin İçinde Uzun Bir Yolculuk: Necip Sarıcı ve Bars’da gösterim programındaydı. Orçun Köksal imzalı Bars ilk gösterimini İstanbul Film Festivali’nde yaptı. Yarışma için gerekli koşulları sağlayan film ön jüriden geçemediki sanırım yarışmaya alınmadı. Ama yarışma dışı gösterimlerde kendine yer buldu. Tartışmaya açık bir karar. Aynı şekilde Tavuri ve Kavur belgeselleride bu kaderi paylaştı. Ama seyirciyle buluşma fırsatı yakaladıkları için yönetmenler nezdinde pek bir önemi yok gibiydi. Derviş Zaim imzalı Tavuri vizyon yolculuğunu bitirdi. Yarışma dışı gösterim seçkisinde yerli belgesellerin sayısıda gözden kaçmıyor. Son dönemde belgesel tür olarak sinemamızda öne çıkmaya başladı. Kurmacadaki klişelere düşme batağından çıkış belkide yönetmenlerin belgesellerdeki yenilikçi bakış açılarıyla değişir diye ümit ediyorum. Aynı zamanda belgeseller kültür sanat hafızamıza dair de birer kayıt oluşturuyor. Bu kayıtların önemini bu açıdan yadsımamak gerekiyor.

  • Ustalar yıllar sonra aynı sahnedeydi

Festivalin işleyişi anlamında Altın Koza iyi bir ivme göstermiyor. Ama sinemamızın ustalarını sinemaseverlerle buluşturma konusunda her sene bir üst seviyeye çıkıyor. Bu sene Türkan Şoray ve Kadir İnanır festivalin kapanış töreninde aynı sahnede buluştu. Kendilerine “Sinemamızın Yüzü” ödülleri takdim edildi. Onları o sahnede bir arada görmek unutulmaz bir andı. Türkan Şoray’ın zerafeti Kadir İnanır’ın yakışıklığı hiçbir zaman değişmiyor. Selvi Boylum Al Yazmalım, Dila Hanım, Bodrum Hakimi, Dönüş olmak üzere bir sürü filme imza attılar. Sinemamızın bugünlere getiren en büyük emekçileri onlar. Uzun ve sağlıklı ömürler diliyoruz.

  • Festivale dair birkaç not

Adana sinema anlamında zengin bir mirasa sahip. Sinemamızın önemli duraklarından. Bu durak yenilenmek ve daha iyiye gitmek adına adımlar atmalı. Geçen sene Doç. Dr. Aydın Çam ile  Adana Sinema Mirası projesini konuşmuştuk. O proje ileriye doğru bir adım. Çukurova Üniversitesi’nin İletişim bölümü öğrencileriyle festivalde tanıştım. Meraklılar ve istekliler. 30’uncusu düzenlenen bir festivalin coşkusu ise bu anlamda zayıf ve eksikti. Aynı şekilde kronik olan bazı problemleri aşamıyorlar. Her sene kapanışta birileri ayakta kalıyor. Bir kaos ortaya çıkıyor. İlk kez 1969 yılında düzenlenen festival kesintisiz devam etseydi bu sene 54’üncü kez gerçekleşecekti. Bu nokta keşke ayrıntılı bir şekilde söyleşilerle, panellerle konuşulsaydı. Tartışılsaydı. Ya da Uluslararası Kısa Film Yarışması’nda dereceye girenler gecede yer almadı. Onlardan bir teşekkür videosu istenseydi ve gösterilseydi. Yeni yeni adımlayan çoğu festivalde bu noktalara direkt dikkat ediliyor. Ama Altın Koza’da edilmiyor. Göze çarpan noktalara dikkat edilmesi ve aslında iyileştirilmesi festivalinde iyileşmesi anlamına geliyor. Bu noktadan bakmakta festival yönetimine düşüyor. Her şeyiyle bir festival daha geride kaldı. Hoşçakal ve seneye görüşmek üzere Adana.

Önceki Yazı

Ajandanız yanınızda olsun, İstanbul’da sanat yağmuru var

Sonraki Yazı

Bir salon doldurucu olarak yazar

Son Yazılar

Sahnede kör oluyorum

Özellikle komedi yapımlarından tanıdığımız ama ters köşe yapan işlerle de seyircilerinin karşısına çıkmayı seven oyuncu Gökhan