Dijital platformlarla sinema forma değiştiriyor

24 dakikada okunur

Azerbaycanlı yönetmen İlgar Necef: “Dijital platformların ortaya çıkmasıyla sinemanın mahvolması söz konusu değil ama formasını değiştirmek gibi görüyorum. O bakımdan bir sanatçı, yönetmen olarak daima bu sanatın yaşamasını istediğim için umutsuz değilim. Zaman bizi nereye götüreceğine bakacağız yani kendimize uygun olan  formayı alıp hareket edeceğiz. Ama bence her şeyin mayasında iyi sanat kalmalı. Bu dijital inkılaplarının içerisinde de sanat her şeyin üstünde olmalı.”

Azerbaycanlı yönetmen İlgar Necef ile Boğaziçi Film Festivali için ülkemize geldiğinde buluşup yeni filmi “Suğra ve Oğulları”nı, Azerbaycan sinemasını, dijital platformların sinemaya etkisini konuştuğumuz bir röportaj gerçekleştirdik. Necef röportajda sanatın her daim en önde tutulması gerektiğini dile getirdi. Aynı zamanda sanat insanın cebinde senaryonun hazır bulunduğunu belirtiyor. Festivallerin ödüllerden ziyade seyirciyle buluşma açısından önemli olduğunu ekliyor.

“Suğra ve Oğulları” filminin hikâyesini, ortaya çıkış sürecini anlatır mısınız?

“Nar Bağı” filminden sonra başka bir senaryo üzerinde çalışmak üzereydik. Ama sonrasında yol bizi “Suğra ve Oğulları”na çıkarttı. O zaman ismide Suğra ve Oğulları değil, “Kar”dı. “Suğra ve Oğulları” filminin hikâyesi neredeyse onun üzerinde küçük hikayelerden başladı. Bu hikâyelerin bazılarını benim kendi dedelerimin yaşadığı şeylerdi bazılarıda tanıdığım insanlardan duymuştum. Onları not alarak yazmıştım. Bu hikâyelerden bir senaryo hızlıca oluştu. Biz senaryo üzerinde üç kişi çalışıyoruz. Senaryo bittikten sonra tamam vakit kaybetmeyelim diyerek, hemen çekim yerlerini belirledik. Oyuncu seçimlerini yaptıktan sonra valizlerimizi toplayıp çekimlere başladık. Çok hızlı ve tesadüfi olmadan bir film ortaya çıktı. Ben her zaman söylerim sanat adamları için  ister edebiyat olsun ister ressam olsun ister sinema olsun tesadüfi hiçbir şey yoktur. Beyninde bir şeyler birikir ve o size hiç söylemeden bilinç altında oluşur. Zamanı geldiğinde hemen size bir sinyal gönderir. Sinyal geldiğinde farkında olmadan o yöne doğru hareket etmeye başlıyorsun. O bakımdan insanın bütün geçirdiği hayat yaşadığı gördüğü duydukları buldukları bunların hepsi senin sanatında başlıyor özünü göstermeye. Bunlar çok doğal şeyler sanat adamı için. 

Asıl sanat herkes içindir

Senaryo üzerinde üç kişi çalışmak nasıl bir tecrübe oluyor?

Her zaman senaryo çalışmalarında 1 kişi az 4 kişi çok olabilir ama 2-3 kişinin ideal olduğunu söylerim. Senaryo çalışırken diktatör statüsünden  imtina etmek gerekiyor. Birçok yönetmen var. Mesela kendi isminin yanında başka isim görmek istemiyor. Bence sinema kolektif bir sanattır. Bir takım çalışmasını barındırır. Bu bakımdan senaryoda 2 ya da 3 kişinin çalışmasına doğal bakıyorum. Ruhum istediği içinde böyle çalışıyorum. Bizim ekipte iki Azeri bir Hollandalı olması da önemli. Bir Avrupalının bakış açısını görmek açısını görmeyi sağlıyor. Çünkü bir tek Azerbeycan için film çekmiyorsun. Asıl sanat her zaman ve herkes  ve her yerde gösterilmesi içindir. O zaman birçok meseleye açık olmalısın. Bu açılardam üç kişi çalışmak gayet güzel. Yeni projemizde iki kişiyiz şu anlık ama üç kişide olabiliriz. Sayının bir sınırlaması yok.

Suğra kendini, oğullarını, yetim kızı korumak için her şeyi yapıyor. Direniyor. Suğra direnişinin gücünü nereden alıyor?

Film yaparken ele alacağı konuyu iyice araştırmak her yönetmenin görevidir. Bir erkek yönetmenim. Filminde başrol oyuncum bir kadın olduğuna göre onu iyi analiz etmem çok önemli. Filmde hatırlarsanız şöyle bir sahne var:  İki subay eve geldiğinde birisinin elinde bir not var. Asker kadına ismini sorar ve o da ‘Suğra’ der. Asker notu açar ve der ki ‘Suğra’nın babası Sovyetler zamanı öldürülmüş.’ Burada Suğra’nın ailesinden gelen bir direniş olduğunu görürüz. Zaten babasını kaybetmiştir artık. Sovyetler kurulduğında kimse zengin olmayacak, herkes normal hayat sürecek ve zenginler öldürülecek şeklinde bir düşünceyle uygulama vardı. Zengin öldürülmeli ki eşitlik olsun diye bakılıyordu. Mesela fakirin birini zengin etmek yoktur Sovyetlerde. Zengin varsa onu öldürmek lazım ki görünmesin toplum bir çizgi de olsun. O sebepten yüzbinlerce insan öldürüldü o dönemde. Suğra’nın kendi ailesinden gelme bir direniş ruhunda var. Bence en büyük sebeplerden biri de o. Anne zaten evdedir koca ise savaştadır. Büyük oğlunu kaybetme korkusu ve büyükoğlu yitirdikten sonra küçük oğlu yitirme korkusu çünkü büyük oğlunun cesedinden bile imtina ediyor. Bunun sebebi küçük oğlunu yitirme korkusudur. Çünkü büyük oğlunun cesedini kabul edip, evet tanıyorum bu benim oğlum onu deseydi, onlar hemen Sibirya’ya sürgün edilirlerdi. O dönemde böyleydi. 

Dönem filmi olduğu için siyah beyaz çekilmiş. Bilinçli bir tercih miydi? Yoksa hikaye oraya geldi ve siyah beyaz olması daha iyi olur diye düşündünüz?

Bir yönetmen bir senaryo yazdığında onu bir görüntü olarak görürler. Bazen renkli olur bazense siyah beyaz olarak olur. Senaryoyu, hikâyeyi nasıl görürsen öyle bir film çıkar ortaya. Benim dedelerimin, tanıdıklarımın başına gelenler ve tanıdığım insanların tanıdıklarının başına gelenler sanki çok eskiden yaşanmış hikâye gibi göründü. Anında o ilk görüntü siyah beyaz olarak  geldi. Bir de filmin siyah beyaz olması bizim işimize de yarıyor. Kendi gücümüzle film çekiyoruz, bütçemiz az. Film 2. Dünya Savaşı’nı anlatıyor. Kullanılacak bütün aksesuarlar o dönemin eşyaları olmalıydı. Bunlarda bütçe gerektiriyordu. O sebepten siyah beyaz olması işimize yaradı çünkü bunları yapmak siyah beyaz filmde daha kolay.

Destekler film için çok önemli

Filmin yapım sürecinden bahsedebilir misiniz?

Devletten para istedim ama devlet para vermedi. Kendi film şirketim çekimlere başladık. “Nar Bağı” filminde birlikte çalıştığım görüntü yönetmeni arkadaşım Ayhan Salar büyük bir cömertlik gösterdi. O da para istemedi bu da biraz işi kolaylaştırdı. Üçüncü en büyük destek Bakü Medya Merkezi’nden oldu. Bakü’de en büyük yapımcılardan birisi ve onlar en yeni en modern  teknik kaynakları ücretsiz verdiler. Verilen bu destekler film için çok önemli. Çünkü kullanılan o teknikler için başka bir yere gitsen çok büyük bir maddi destek gerekir. Yüreği sanatla dövünen insanların desteğiyle bu film ortaya çıktı. 

İyi filmin ışığı yüreğimi rahatlatır

Filmlerin bir yapım süreci var bir de festival süreci var.  Filmin festival yolculuğu nasıl başladı ve nasıl devam edecek? 

Filmimiz çok kötü bir zamanda vizyona girdi. Pandemi hemen başladığında filmi bitirdik. Neredeyse 2 sene zaman olarak boşu boşuna geçti. O zamanları bilirsiniz festivallerin bir çoğu durduruldu. Birçoğu online olarak gerçekleştirildi. Biz sonradan iyi bir çıkış yaptık. Busan Film Festivali’nde dünya prömiyerini yaptık. Sonrasında Almanya’da Cottbus Film Festivali’nde Avrupa prömiyerini gerçekleştirdik. Daha sonraları da Hong Kong’da, Vietnam’da yarıştı. Festivallerden ödül almayı hangi yönetmene sorsan tabi ki normal bir şekilde ödül almayı bekler. Yeni  izleyicilerle buluşmak, festivallerde en önemli şey. Çünkü bir film bunun için çekilir. Film mesela tarihte yüzbinlerce film çekilmiş ama biz yüzbinlerce filmlerin hepsini bilmiyoruz ve izlememişiz. Ama o filmlerle yüzlerce filmi tanıyoruz. Neden çünkü onlar arasında 30, 50, 70 önce çekilmiş filmler var. Böyle söylediğimiz de hemen sözümüzün arasında onlardan birinin ismi geçer. Demek ki sen sanat yaparken yüreğini koyarsan seni yaşatacak bir eser ortaya çıkar. Biz hayatta olmayacağız ama bizim filmlerimiz iyi filmler olursa her zaman izlenecek ve yaşayacak. Bence en önemlisi bu. Tabi ki ödüllerde yeni projeler için bir motivasyon oluşturuyor. Karamsar değilim. Rahatım çünkü iyi bir film çektiğime inanıyorum. İyi filmin ışığı zaten yüreğimi rahatlatır. Yeni projeye ilk adım için beni teşvik ediyor.

Hong Kong, Almanya çok farklı coğrafyalar Türkiye yakınlık konumu yok. Ama oralardan filme dair aklınızda kalan çarpıcı sizin düşünmediğiniz ya da o açıdan bakmadığınız dediğiniz yorum oldu mu? 

Film dünyadaki her bir insan için çekilirse dünyanın farklı coğrafyalarında eğer filmi anlıyorlarsa bakıyorlarsa, beğenirlerse demek ki artık sen işini yeterince iyi yapmışsındır. Mesela Kore ve Almanya izleyicileri arasında hem coğrafya hem de psikoloji olarak fark var. Örneğin bu sene bizim senaryo Hollanda’ya gitmişti. Ben gitmemiştim. Giden arkadaş pandemi önlemlerine rağmen inanılmaz bir ilginin olduğunu söyledi. Almanya’ya dönelim kendim ordaydım. Alman izleyicinin filme bu kadar duygusal yaklaşacağını beklemiyordum. Sanat hayatın içinde ve işaret edicisi olmalı. Her zaman cemiyete dair olanı biteni göstermeli. Biz filmimizde bunu yapabildiysek ne mutlu.

Sinemamızın geleceği noktasında ümitliyim

Azerbaycan sinemasının dününü ve bugünü nasıl değerlendirirsiniz? 

Dünya sineması Lumiere kardeşlerin sihirli kutunun icadıyla başlıyorsa hemen 2-3 sene sonra belki de 5 sene sonra neredeyse Azerbaycan sinemasının tarihi başlar.  Sovyetler zamanı kapalı bir dönem olduğu için o zaman bir yönetmen dışarı çıkma şansı nerdeyse çok zordu. İyi filmler oldu. Azerbaycan sineması bu iyi filmler için edebiyatına ve müziğine minnettar olmalı. Çünkü Azerbaycan edebiyatı bana göre çok uğurlu bir edebiyat. Sadece Sovyet dönemi yazarlarını demiyorum. Fuzuli’den, Nesimi’den bugüne gelmiş yazarlar var. Edebiyat çok önemli rol oynuyor sinemada. Sovyetler dağılana kadar uğurlu bir sinema oldu diyebilirim. Sovyetler sonrasında normal bir ilerleme sürecinde gitti. Bazen Azerbaycan’da filmleri yitirdik, kaybettik diyorlar bu çok normal bir şey. Bir insanın hayatta  çok büyük depresyona girmeye ve sonrasında kendini toparlaması gibi bir şey. Zaman istiyor vakit istiyor bizde de öyle oldu. Sovyetler dağıldıktan sonra o iyi şeyleri yitirmeye başladık. Cemiyet büyüklüğü yitirmeye başladı. Neredeyse 5-10 senedir bir toparlanma başladı. Şimdi sinemamızda birçok yeni sima var. Ünlü dünya çapında festivallerde boy göstören genç isimler var. Onlar sonuncu değil hemen onların arkasından da yeni  isimler gelir. Azerbaycan sineması artık bir kendini toparladı ve  sıfır noktasından ilerledi diyebilirim. Ama şimdi artık ileriye doğru yukarıya doğru daha ciddi filmler üretmeye başlayacak. 10 milyonluk bir ülkede bir iki senede bir filmin çıkması normal bir şey. Üniversitede okuduğumuz zaman hocalarımız siz altı kişinin arasından hepinizin iyi bir yönetmen olmasını beklemiyoruz. İki, üç senede bir yönetmen çıksa o bizim ülkemizi besler. O bakımdan ben Azerbaycan sinemasının geleceği noktasında ümitliyim. O insanları tanıdığım için söylüyorum. Emin olun ki yeni simalar yeni yüzler yeni filmler göreceksiniz. 

“Nar Bağı” ve “Suğra ve Oğulları”nda aile kavramı üzerine incelemeniz var. “Nar Bağı”nda giden bir baba geri dönüyor. “Sura ve Oğulları”nda ise bir baba yok ama savaş var. Bu kavramlar bir sonraki projenizde de olmaya devam edecek mi? 

Benim planlı olarak yaptığım bir şey değildi. Siz dediğiniz an hızlı bir analiz yaptığımda böyle olduğunu görüyorum. Yeni projemi düşündüğümde de bu karşıma çıktı. Biz sanat adamıyız ama insanız. Beynimizde biriken şeyler var onlarda sanatımızda ortaya çıkıyor. Almanya’da festivalde bana “Filminizde aile ızdırabı Azerbaycan’a sürülmenizden geliyor  olabilir mi?” sorusunu sordular. Ben de dedim ki tabi olabilir. Bunlar çok normal şeyler. Zaten yönetmenin ağrısı, acısı, derdi olmasa film çekmez. İllede bir dert olması gerekir. İyi bir sanatçı keyfinden bir film çekeyim demez. O bakımdan bence siz dediğiniz gayet doğru.  

Pandemiyle birlikte dijital platformlar çok konuşulur hale geldi. Sinemaya olan katkısına nasıl bakıyorsunuz? Film izleme alışkanlığını dönüştürdüğüne,  Sadece dijital platforma film yapılıyor tarzı birçok tartışma oluyor. Bu konu hakkında siz ne düşünüyorsunuz ve Azerbaycan’da dijital platformlara bakış nasıl?

Bu sorunun cevabına biraz geçmişe gidip oradan gelerek cevap vereceğim. Sinema tarihine baktığımızda mesela Lumiere kardeşler sinemayı bir sanat gibi oluşturmamışlar. Onu ticari olarak düşünüp yapmışlar. Zeki ve yetenekli insanlar onu sanata çevirdiler.  Onun dünyada bir izleyicisi oldu. Sonra onu muhafazakâr olarak o sinemayı korumak ve desteklemek isteyen izleyici oluştu. Sonra o sinema sesli sinemaya dönüştü. Sesli sinemaya döndüğünde izleyicilere bir acayip geldi. O da bir hayli sürdükten sonra  siyah beyaz sinema renkli sinemaya döndü. Yine aynı durum oldu. “Sinemaya ne oluyor?”, “Sinema mahvoluyor.” düşünceleri kendini gösterdi. Muhafazakar izleyici yeniliği kabul etmiyordu. Sonradan son dönemlere kadarki filmler 35 milimetre filme çekilirdi yani ve o birden dijitale geçtiğinde en büyük hayal kırıklığı orada yaşandı. Dünyada birçok yönetmen 35 milimetreye çekmeye devam ediyorlar, dijitale karşı bir direnişleri var. Dijital platformların ortaya çıkmasıyla sinemanın nereye gittiğine dair, ciddi bir fikrim şu anlık yok. Çünkü o kadar kaotik bir dünyanın içinde yaşıyoruz ki. Bu hız içerisinde beyin olanları hızlıca algılayıp, analiz edemiyor. 20 sene sonra görmek istediğim şeyleri şimdi başlıyor. Sanki ona psikolojik olarak hazır değilim. O bakımdan sinemanın mahvolması söz konusu değil ama formasını değiştirmek gibi görüyorum. O bakımdan bir sanatçı, yönetmen olarak  daima bu sanatın yaşamasını istediğim için umutsuz değilim. Zaman bizi nereye götüreceğine bakacağız yani kendimize uygun olan  formayı alıp hareket edeceğiz. Ama bence her şeyin mayasında iyi sanat kalmalı. Bu dijital inkılaplarının içerisinde de sanat her şeyin üstünde olmalı. 

 

 

 

Önceki Yazı

Sanat: Sonsuzluğu ve cenneti arama dürtüsüdür

Sonraki Yazı

Doğayı tahrip ediyoruz

Son Yazılar