Filistin sinemasının dünü, bugünü ve yarını

18 dakikada okunur

Günümüz dünyasında “savaş, ambargo, vahşet, soykırım” gibi kavramları oldukça fazla duymaya başladık. Bu kavramların yanı sıra görmezden gelemediğimiz başka kavramlarda var: Filistin direnişi, Filistinli çocuklar, Filistinli kadınlar gibi…

75 yıldır devam eden savaş ve direnişin günümüze kadar yansıyan etkilerini görmezden gelmek elbetteki mümkün değil. İsrail’in yıllardır adım adım uyguladığı işgale karşı Filistin halkı direnişi devam ediyor. Son bir ay içerisinde yaşananların vehameti ve dünyanın sessizliği ise insanı şaşkınlığa uğratıyor. Yakından takip ettiğimiz Filistin direnişinin yedinci sanat dalı olan sinema ile ilişkisi de şüphesiz yine savaş ve acılar üzerine. Hepimizin bildiği üzere propaganda amacı olarak da kullanılan sinema gücü elinde tutmak isteyenlerin mutlak araçlarından biri.  Sinemanın baş köşede olduğu bu sayfada; sinemanın evrensel gücünden yola çıkarak Filistin sinemasının dünü bugünü ve yarını hakkında yazmak istedim. Filistin sinemasının var olma sürecini, bu sürece katkı sağlayan yönetmenleri ele alırken aynı zamanda Filistin’e ait çoğu kurmaca olmayan hikâyelerin sinema sahasında kabulünü ve varlığını da beraber inceleyeceğiz.

Sinemada biz de varız 

Ülke olarak kabul görmesi bile bir hayli zaman alan Filistin için sinema, elbette yine savaş ve direniş bağlamı üzerine filizlendi. Sosyal imkanların yetersizliğine rağmen sinema endüstrisinde hatırı sayılır yeri olan Filistin filmlerinin bu direnişin tanımlanması noktasında rolü büyük. Evet belki Filistin sinemasının doğuşu pek köklü bir tarihe uzanmıyor olabilir. Büyük auteur yönetmenleri, sinema akımları olmayabilir. Zaten coğrafi koşullar ve bilinen siyasi tarihiyle sinema yapmak bir yana elektrikten yoksun, ekmek almanın lüks sayıldığı, kamera yerine silahların kullanıldığı bir ortamda sanat eseri beklemek ne kadar adil olur? Uzun yıllar kendi topraklarında film çekememek Filistin’i tam olarak beyaz perdeden alıkoymadı. Filistin sinemasının doğuşu deyince aklımıza akımlar, sanatsal kaygılar, ateur yönetmenler yerine görmezden gelinen gerçekleri duyurmak için bir amaç sineması gelir. İrili ufaklı sinema denemeleri olsada zorlu savaş koşullarıyla resmi kayıtlara bağlı filmler ne yazık ki yok. Kendi içinde dört dönemden oluşan Filistin sineması tarihinin ilk dönemi 1935’de İbrahim Sarhan ve Kral Abdülaziz’in Kudüs ziyaretini belgesele çevirme kararıyla başladı. Ardından sinemacı olma serüveninin ilk temsilcilerinden Ahmet Hilmi Paşa imzalı kurmaca film denemesi olan Dreams Come True ile bazı adımlar atıldı. Filistin’in ilk sinema salonunun 1940’larda açılmasıyla yeni filmler çekme umudu artmıştı. Fakat tekrar savaşın başlaması ve direniş hareketleriyle 1948-1967 yıllarını “sessizlik çağı” olarak biliyoruz. 

Sonraki yirmi yıl içerisinde üçüncü dönem başladı. Filistinliler tarafından çekilecek filmlerin hedeflendiği Filistin Sinema Topluluğu kuruldu ve Filistin tekrar beyaz perdede bulunma fırsatı elde etti. Filistin sinemasının 1980 yılından bugüne kadar devam eden dördüncü döneminde ise sinema kültürü şekillendi ve dünyanın her yerinde üretim yapan Filistinli yönetmenler evrensel sinema sahasında boy göstermeye başladı. Artık sadece belgesellerde ya da haberlerde duyduğumuz Filistin meselesini beyaz perdede izlemeye başladık.

1987’de Celile’de Düğün ile sesini dünyada duyuran Michel Khleifi, Filistin sinemasında ön sıralarda sayabileceğimiz isimlerden. Birçok Filistinli yönetmen gibi yurt dışında yaşamasına rağmen filmlerinin çoğunu Filistin’de çekerek, kendi toplumunun sorunlarını ve davasını net bir biçimde ortaya koydu. Michel Khleifi ve daha birçok Filistinli yönetmen için 1980’ler ve sonrasını sinemada bireysel özgürlük çağı olarak anabiliriz. İmkansızlıklar ve hukuksuz bir ortamın varlığı bazı yönetmenleri sürgüne zorladı. Bu sürgün onlara yine de Filistin’i unutturmadı. Aksine film yapma arzularının büyüyerek Filistin meselesini daha çok haykırabilmeleri için fırsat oldu. Vatanlarında kalan, ekonomik sıkıntılara rağmen kendi imkânlarıyla film çeken yönetmenlerde yok değil tabii ki. Bu dönemde çekilen birçok bağımsız film Filistin halkının sesini uluslararası sahnede korkusuzca duyurmaya vesile oldu.

Mücadelenin sesi: Hany Abu Assad

Filistin sinemasının ve filmlerinin bilinmesinde etkin rol oynayan Hany Abu Assad Filistin meselesini duyurmak için bağımsızlık mücadelesi veren yönetmenlerden biri. Filistin doğumlu olup göç ettiği yerde coğrafyasına ait filmler yapan yönetmen zorunlu göçlerden nasibini alıp Hollanda’ya yerleşti. Ülkesinden uzak olmasına rağmen Filistin’i unutmayıp filmlerine konu edinirken  Rana’nın Düğünü filmiyle çıkışını yaptı. Uzun bir süre uluslararası film festivallerinde Filistin bir ülke olarak sayılmaz ve ciddi tartışmalara sebep olurken Abu Assad,  Oscar’da Yabancı Dilde En iyi Film ödülü olan Vaat Edilen Cennet filmi büyük ses getirdi. Film iki canlı bomba adayının ölüm ve hayat arasındaki ikilemlerini ve korkularını anlatıyor. Alışılmışın dışında bir hikâyeye sahip olmasıyla elbette ilgiyi büyüttü. Assad filmlerinin anlatımında  politik konuları sanatsal bakış açısıyla harmanlayarak işlediğinden bahsediyor. Filmografisinde yer alan Kurye ve Ömer filmleri de anlatım dilini devam ettirerek, savaşın izlerini açıkça ortaya koyuyor.

Politik mizahı ile Elia Suleiman

İmkansızlıklar ve zorunlu göç sebebiyle ülkesini terk etmek zorunda olup sonrasında geri dönen yönetmenlerden de bahsetmek mümkün. Filistin’de doğup eğitimini Amerika Birleşik Devletleri’nde alan yönetmen Elia Süleiman da bunlardan biri. Eğitim için gittiği Amerika’dan 1993 yılında geri dönüp sinema ve medya dersleri vermeye başladı. Elia’nın kimliği ve Filistinliler için verdiği mücadele yerel sinemanın başka coğrafyalarla tanışmasında önemli bir noktada duruyor. Filistin meselesini siyah veya beyaz görmek isteyen politikacılara karşın Elia’nın kendine has tarzı ve mizahı konuya farklı bir bakış açısı kazandırdı. Filmleriyle izleyiciye savaşın, direnişin sadece kan ve gözyaşıyla anlatılamayacağını öğretti.  Diyaloğa bile çok ihtiyacı olmadı. Tam aksine mizahi öğeler ve ironi ile Filistin meselesini dünyaya tanıtan yönetmen olarak anılmaya başladı. Filistinlilerin özgürlük ve bağımsızlık mücadelesini ele alan filmi Kutsal Direniş filmi ile büyük çıkış yapan Elia Süleyman 2002’de Cannes’dan Jüri Özel Ödülü ile döndü. Süleiman’ın bir diğer önemli filmi ise ailesinin Filistin’deki geçmişini yarı otobiyografik bir şekilde anlattığı Geride Kalan. Film, yerinden edilme ve sürgünün Filistinli kimliği ve aidiyet arayışı üzerindeki etkisini inceliyor. En yakın tarihte yine ses getiren filmlerinden Burası Cennet Olmalı filmi de şaşırtmadan yurdundan alıkonulmuş bir Filistinlinin kendine yeni bir yurt arayışını konu ediniyor. Elia’nın tüm bir sinema geçmişine baktığımızda görüyoruz ki kendi kimlik arayışı ve Filistinli olma durumunu filmlerinde şikayet eder. Bunu yaparken seçtiği mizahi ögeler kendisinin kabul görmesinde oldukça etkili.

Mesele sadece düğün davetiyesi değil 

Yönetmen sinemasının yanında kendinden söz ettiren bazı Filistin filmlerinden bahsetmek de mümkün. Bunlardan biri Filistin-İsrail ayrımını yapmamız için yardımcı olacak Annemarie Jacir’in yönetmen koltuğunda oturduğu Düğün Davetiyesi (Wajib). Film bu sefer Filistin’den ziyade İsrail’in en çok Arap nüfusa sahip olan Nasıra bölgesinde geçiyor. Aslen Filistinli olup Arap bir ailenin baba-oğlun ilişkisi üzerinden anlatılıyor. Filmin ismine de adını veren Wajib eski bir Arap geleneği. Bu geleneğe göre düğünü olan ailelerin davetiyelerini misafirlere kapı kapı gezerek teslim etmeleri gerekiyor. İtalya’dan kardeşinin düğünü için gelen Shadi davetiyeleri babasıyla beraber dağıtırken kültürel bazı yüzleşmeler yaşıyor.  Bir nevi yolculuk hikâyesi üzerinden, ailenin kendi dinamiklerinden coğrafyanın havasını solumak hiç zor değil. Filmin temel çatısını doğu-batı, gelenek-modern çatışması olarak özetleyebiliriz.

200 metrelik sınırlarımız…

Filistinli yönetmen Ameen Nayfeh’in Filistin coğrafyasında gelişen sorunları aktarmaya çalıştığı, oldukça gerçekçi bir film olan 200 Metre, Filistin’in sinema endüstrisinde sesinin duyulmasına katkı sağlayan filmlerden. Öyle ki dönemin hatırı sayılır festivallerinde boy gösterdi. Pek çok ödülle de başarısı taçlandı. Filistin’in sesini sinema endüstrisinde gitgide daha da fazla duyurmaya başladığının bir başka göstergesi olan bu film, bir adamın insan eliyle konulmuş sınırlar sebebiyle ailesinden ayrı kalışına ve yaşadığı problemlere odaklanıyor. Tıpkı diğer birçok filistin yapımı film gibi elbetteki bu film de coğrafyadan uzak olmayan insani duyguların mahrumiyeti ve yoksunluğuna değiniyor. Mustafa ve eşi Salwa, birbirinden sadece 200 metre uzaklıkta olan ancak duvarla ayrılmış iki Filistin köyünde yaşarken alışık olmadıkları koşullar onların yaşamını doğrudan etkiler. Zorluklarla mücadele edip pes etmemek için direnen çiftin yolculuğunu anlatan filmde birçok insani ihtiyacın mahrumiyetine de dikkat çekiyor.

Filistin Film Enstitüsü’nden direnişe destek 

Dünya gündeminde üst sıralarda Filistin-İsrail meselesinin olduğu bu günlerde Filistin Film Enstitüsü’nden Filistin’i tanımak ve tanıtmak için destek niteliğinde bir hamle geldi. Kuruluş amacı Filistin ve Filistin filmlerini dünya çapında korumak olan Filistin Film Enstitüsü, bünyesinde bulunan filmleri bir süreliğine online izlemeye açtı. Filistin hakkında geniş film arşivi olan Filistin Film Enstitüsü’nün bu kararı sinemanın gücünü doğrular nitelikte. Filmleri palestinefilminstitute.org adresi üzerinden izleyebilirsiniz.

Sinemanın amacı Filistin’i unutmamak 

Tüm bu filmler, kariyerlerini Filistin davasını duyurmak için inşa eden yönetmenlerin ortak bir amacı var: Filistin’i unutmamak. Bu çaba silahla, sapanla evlerini koruyan Filistinlilerin direnişi kadar önemli. Medyanın bile görmezden geldiği zamanlarda bu filmler yaralara bir nebze merhem oldu ve direnişin beyaz perdeye yansımasına vesile oldu.  Filmler bir nevi görsel bir ihbara dönüştü. Bu filmlerin yapılma amacı sanatsal bir kaygı ve film yapma arzusunun çok önündeydi. Bir manifesto olma özellikleriyle var oldular. Uzun bir süre bir devlet olarak bile varlığı kabul edilmeyen Filistin’in Oscar adayı çıkarabilmesi bile devrim niteliğinde sayıldı. Sinema; savaşta kullanılan bombalardan daha etkili bir silah olup sınırlarötesi bir megafon olma özelliğine büründü/bürünmeye devam ediyor. Sinemanın şüphesiz bu muazzam etkisi hala devam ediyor. Sadece Filistinliler için değil şüphesiz ‘derdi olan’ her sinemacı için önemli olmalı ve bu önem  devam etmeli. Sinemanın gücüyle bağırabildimiz nice günlere…

Önceki Yazı

Türkiye’den Dünya’ya güçlü bir itiraz  olacak!

Sonraki Yazı

Yerkürenin Renkleri Adnan Büyükdeniz’e Vefa” fotoğraf sergisi, Çamlıca’da ziyarete açıldı

Son Yazılar

Şehir, mimari ve sanat

Hepimizin ortak derdi olan hususlarla ilgili birkaç soru soralım; Mimarlık eğitimi ülkemizde bu kadar geliştiği halde