Kalp ile dil birbirini besler

//
36 dakikada okunur


Ramazan ayını idrak ettiğimiz şu günlerde yazar Hatice Ebrar Akbulut ile iyiliği, güzelliği ve Ranazan’ı konuştuk. Akbulut cevapları ile bize kalbimizi hatırlattı aynı zamanda da bir kalp rotası çizdi. Kalbimize yolculuk yaptığımız bu röportajda Hatice Ebrar Akbulut:” Akıl hislenemez, duygulanamaz ama kalp hislenir, duygulanır ve akleder. Bu yüzden herkes bir kalp taşır ama düşünceli bir kalbe sahip olan çok azdır. Kalp bazen akıldan önce bilir, hisseder, sezer. Kalp bazen gözlerimizden daha iyi görür, ellerimizden daha iyi dokunur, ağzımızdan çıkan bir sözden daha iyi söyler ve konuşur. Kalp demişken dil bahsine de dikkat çekmek istedim çünkü dil ile kalp birbirini besler. Dili zengin olanın kalbi de zengindir. Kalp, insanın konuştuğu dilde yaşar. Dil, insanın kalbindeki duyguları ziyadeleştirir ve kalbin zekâsını artırır.”

 

Yazılarınızı okuduğumda “bir kalbiniz vardı onu tanıyınız” mısrası dolanıyor dilime. Bize sürekli kalbimizi hatırlatıyorsunuz. Nedir bu kalp meselesi?

En sevdiğim mısralardan biriyle teveccüh gösterdiğiniz için teşekkür ediyorum. Söylediğiniz gibi eğer birine kalbini hatırlatabiliyorsam, bu büyük bir sevinçtir bana. Kalp bahsi çok uzun… Üzerine ne söylense az kalır. Tasavvuf, edebiyat, fizik, biyoloji, kimya, psikoloji, felsefe ve din. Nihayetinde bu alanların tamamı kalbi başka türlü yorumlar, anlatır, tarif eder yine de kalp konusunda tam bir hükme varamaz ama bu alanlar, farklı disiplinlerin kalbe bakışı olarak birbirini besler, destekler ve kalp üzerine bilgimizi artırır.

Kalp Kur’an’da ve hadislerde farklı kelimelerle karşımıza çıkar. Fuad, sadr, lübb, rû bunlardan sadece birkaçıdır. Günlük dilde de biz kalbi farklı kelimelerle açıklarız. Kalp yerine bazen gönül deriz, can evi deriz, ruh deriz. Ancak bunların hiçbiri kalbi tam manasıyla karşılamadığı gibi kendi içinde de farklı bir muhtevaya sahiptir. 

Düşünmek için akla ihtiyacımız olduğunu söyleriz. Kalp ile düşünceyi yan yana pek getirmeyiz. “Akletmek için onlarda kalp yok mu?” (Hac 22/46) ya da “Kalbi olanlara bunda bir öğüt vardır.” (Kaf 50/37) Bu âyetlere baktığımızda akletmenin ve bir şeyden öğüt, nasihat ve ibret almanın doğrudan kalple ilintisi olduğunu görüyoruz. Akıl hislenemez, duygulanamaz ama kalp hislenir, duygulanır ve akleder. Bu yüzden herkes bir kalp taşır ama düşünceli bir kalbe sahip olan çok azdır. Kalp bazen akıldan önce bilir, hisseder, sezer. Kalp bazen gözlerimizden daha iyi görür, ellerimizden daha iyi dokunur, ağzımızdan çıkan bir sözden daha iyi söyler ve konuşur. Şu sıralar Abdülhak Şinasi Hisar’ı okuyorum. Boğaziçi Mehtapları, Fahim Bey ve Biz, Aşk İmiş Her Ne Var Âlemde… Dili ve anlatımı kalbime öyle şeyler ilham ediyor ki bugün ne kadar kuru bir dil ile konuştuğumuzu da fark ettiriyor. Kalp demişken dil bahsine de dikkat çekmek istedim çünkü dil ile kalp birbirini besler. Dili zengin olanın kalbi de zengindir. Kalp, insanın konuştuğu dilde yaşar. Dil, insanın kalbindeki duyguları ziyadeleştirir ve kalbin zekâsını artırır. Şöyle diyor Şinasi Hisar: “Kalbinde biraz zekâ olmayanlar hiç çekilmiyor ve zekâsında biraz kalp olmayanlar hiç sevilmiyor.” Ne kadar hoş, latif ve anlamlı bir cümle değil mi?

Olgun bir kalp kendi işine bakar

Kalp kesbettikleriyle kendini güzelleştirir ya da karartır, katılaştırır. İnsanın düşünsel ve duygusal kazanımları, başkalarıyla kurduğu ilişkiler, nelere tepki verdiği ya da neleri sevdiği/ sevmediği, geliştirdiği davranışlar gibi hayata dair bütün hâl ve durumlar kalbin hâlini de etkiler. Yani dışarıdan etkilenen kalp, içeriden de insanı etkiler, onu değiştirir ve dönüştürür, insana yeni bakışlar kazandırır, onun hâlden hâle geçmesini sağlar. İnsanın yürüme biçimi kalbinin ritmiyle uyum içindedir. Dingin, olgun, neşesini kendinden alan ve kendi telâşında olan bir kalp başkalarıyla meşgul olmaz, kendi yoluna ve işine bakar. Olgunlaşmamış, kendi içine dönüp bakamamış, kendine dair bilgisi olmayan kalpler başkalarıyla meşguldür, bu yüzden ilerleyemez, yol alamazlar.

Kalbe dair bahis ve söz tükenmez, son olarak şunu da eklemekle yetineyim. Kalp, güzelliğin mihengidir. Bir yerde güzellikten söz ediliyorsa o şeyin bir kalbi, bir ruhu var demektir. Emily Brontë “Uğultulu Tepeler” kitabında “İnsanı insan yapan, yüzüne güzellik katan ve onu sevdiren tek şey, kalbinin temizliğidir” der ve ekler: “Yoksa hepimiz aynıyız, etken ve kemikten oluşmuş bedenleriz. Bizi birbirimizden ayıran tek şey, kalplerimizin özelliğidir. Eğer temiz ve güzel bir kalbiniz varsa bu dışınıza yansır. Fakat kararmış, herkesin kötülüğünü isteyen, kıskanç biriyseniz, kalbinizin kötülüğü yine yüzünüze yansır. Ve dünyalar güzeli olsanız bile kalbinizin karanlığı güzelliğinize gölge düşürecektir.” Yani insanın kendisinin seçmediği yüzü, kalbiyle güzelleşir. Kalp kötüyse en güzel yüz bile insana sevimsiz, itici ve soğuk görünür. Her kuşun kendi cinsiyle uçması gibi kalp kime ve neye güzellik, hoşluk ve iyilik isnat ediyorsa bilmelidir ki bu en önce kendi kalbinin güzelliğiyle ilgidir. Zira kendi kalbi güzel olmasaydı, başkasındaki güzelliği de ayırt edemeyecekti.

Allah güzeli sever. Bizim de güzeli sevmemizi emreder. Peki güzel nedir? Güzeli hayatımıza nasıl tatbik ederiz?

“Allah güzeldir, güzeli sever.” Bu cümle insanın tüm hayatının felsefesi olsa o insan yolsuz, yönsüz, rotasız kalmaz. Güzel olan, kendine güzeli lâyık gördüğünden sevdiklerinin de o güzelden mahrum kalmamalarını ister. Güzel olanı sadece temaşa edilen, seyredilen bir varlıkmış gibi algılıyoruz. Güzel de güzellik de yalnız temaşa edilen bir varlık değil, kıymeti bilinmesi gereken, anlaşılmayı bekleyen ve derinlerine nüfuz edilerek kavranılan bir varlıktır. Güzel ile bir kere yolu kesişen, güzeli bir kere kavrayan oradan geri dönemez artık. Hayatının bundan sonraki safhalarında hep o güzellikten esintiler arar. Güzeli kavrayan insan kendi içinde bir arayış, bir yürüyüş başlatır. Bu arayış, mânâ dersleriyle yüklüdür. Bu dersler hem acıtır hem mutluluk verir. Güzelin tanımı bana göre insanı zindeleştiren, uyandıran, onu harekete geçiren her şeydir. Çünkü ancak bir güzellik kalbimizi titretebilir. Bir güzelin uğruna yola düşeriz, kahır çekeriz. O kahırda bile bir tat, bir hoşluk vardır. Güzeli tatbik etmek, onu uygulamak bakış terbiyesiyle mümkündür. İnsan bakışını ne kadar eğitirse kalbini de o ölçüde olgunlaştırır. Olgun gözlerle bakan bir kalp, her zaman diğerlerinden daha fazlasını, yani hayatın inceliklerini görür. 

Sanatçı arayış içindedir, arayış da bir tefekkürdür

Madem güzelin dini bir altyapısı var. Allah bu şekilde emrediyor. Mesela sanatçılar daha fazla tefekkür ediyor diyebilir miyiz? Güzel bir şiir yazarken, güzel bir bestede, güzel bir resimde, güzel bir senaryoda…

Sanat metafizikle, ruhla ilgilidir. Maddeci bakışa sahip olan biri sanatçı olamaz, diyelim sanatçı olarak addedildi, yine de eserinde bir tat, bir ruh, bir his olamaz. Maddeci bakıştan kastım, inancı olmayan anlamına gelmiyor. Çünkü inancı olmadığı hâlde arayış içinde olan sanatçılar var. Sözgelimi bir yaratıcıyı reddediyor ama bir yandan da kalbini iknaya uğraşıyor. Ben kimim, nereden geldim, eserimle ne söylemeye çalışıyorum şeklinde bir sancı çekiyor. Bu sanatçı maddeci bakış açısına sahip değildir ama kalbinde durmak bilmeyen bir deveranla kendini bir arayışa sevk ediyordur. İşte o arayış, ona insan ve kainat ilminin kapılarını açar. Artık öyle bir raddeye gelir ki kendi marifetiyle böyle bir eser ortaya koyuyorsa kendini de bir var eden, bu kainatı da yaratan bir varlık olmalıdır diye düşünür. İşte tam da bu sebeple diyebiliriz ki sanatçı arayış içindedir ve arayışı da tefekkürdür. 

Nuri Pakdil’e bir soru sormuştum, ki kendisi bana verdiği cevabı zaten çok önceden “Konuşmalar” kitabında da yazmıştır. “Eugene Ionesco gibi bir yazarı neden çevirdiniz, onun eserleri size ne kattı, nasıl bir etki bıraktı da çevirme ihtiyacı duydunuz” şeklinde bir soru yöneltmiştim. Cevabı çok manidardı: “Aynı inanca mensup olmayabiliriz ama aynı şeyi görüyor, düşünüyor ve aynı şeylerin sancısını çekiyoruz. İnsanlığı ilgilendiren meseleleri dert edinmiş, çağın hastalıklarını görmüş, maddenin ötesine geçmiş her kalemle ortak bir paydamız, düşüncemiz var” minvalinde derli toplu bir cevap vererek neden çevirdiğini ve bizim de niçin okumamız gerektiğini ifade etmişti. Benzer bir durum Sezai Karakoç’ta da var mesela. Metafiziği kavramış, bu konuda dikkati uyanmış yazarları hangi inanca mensup olursa olsun muhakkak okumak gerektiğini söyler. Oscar Wilde, Rilke, Arthur Rimbaud bunlardan sadece bazılarıdır.

İnsan tinsel/ spiritüel/ ruhsal bir varlık. Sanatçı tinsel olanı ve ruhsal yanını keşfetmiş, sanatına da bunu yansıtmış kişidir. Sanatçı tinselliği yakalamak adına önce kendi ruhunu besler, sonra onu eserine yansıtır. Eserine yansısın diye de bir çaba harcamaz, ruhta olan kendiliğinden eserde ayan olur. Sanatında ruhsatlısı yakalamış bir sanatçının eserlerine bakanlar, yazılarını okuyanlar, müziğini dinleyenler de onun eserlerine sinen ruhtan bir pay alır, ondan etkilenir. Ruhu olan eserler insana tesir eder. Bu nedenle hakiki sanatçılar, yazarlar ve düşünürler meselelerin ince yanlarını düşünen, tefekkür eden insanlardır. 

Fethi Gemuhluoğlu 60’lı yıllarda öğrencilere burs verirken “Hiç aşık oldunuz mu?” diye sorarmış. Günümüzde burs alırken babamızın maddi durumu inceleniyor. Aşkı mı kaçırdı günümüzün dünyası? Huzursuzluğumuz aşksızlıktan mı?

Aşkı ya utanılacak bir mevzu olarak görüyoruz ya da boş, gereksiz bir mevzu olarak. Aşk, insanın hayatının akışında ne zaman başına geleceği belli olmayan ve yalnızca bir insan tekine duyulan bir his değil nihayetinde. Birçok şey gibi aşkın da binbir hâli, binbir yüzü var. Yunus Emre’nin meşhur bir dizesidir: “Aşk gelicek, cümle eksikler biter.” Aşk, insanı varlığıyla tamamlayan yokluğuyla da eksik, heyecansız ve tatsız bırakandır. İnsan her yaşta aşkın başka bir hâlini tecrübe eder. Lisedeyken resim öğretmenimiz bütün sınıfa yönelerek âşık olanınız var mı diye sormuştu. Tabii lakayt ve ciddiyetsiz oluyor insan o yaşlarda, sınıfı bir gülüşme almıştı. Fakat hocamızın yüzü son derece ciddiydi ve bir kez daha aynı soruyu yinelemişti. Kimseden doğru dürüst bir ses çıkmayınca “Ben oldum, hem de birçok kez, şimdi bu dersten çıkınca âşık olduğum o insanın yanına gideceğim” demişti. Hepimiz şaşkın bir şekilde konuşmanın devamını bekliyorduk, acaba bu sözün sonu nereye varacak merakı içindeydik. “İnsan hemcinsine de âşık olur, ona çok muhabbet duyar. Şimdi sizden ayrıldıktan sonra ablam gibi gördüğüm çok değerli bir hocamın yanına gideceğim. Ben de onun kızkardeşi, çok sevdiği ve saydığı biriyim. Aşk öyle sandığınız ve tanımlara sıkıştırdığınız bir duygu değil, âşık olun, sevdiklerinizi çok sevin” demişti. Lise yıllarım artık geride kaldı. Resim öğretmenimin ne demek istediğini yaşadıkça anladım. 

Çocukluk hafızamdaysa aşk, “delisi tutmak” anlamına geliyordu. Çünkü neyi çok sevmişsem, onsuz yapamazdım, hâlâ da öyle. Fakat arada biraz fark var, insan yaş aldıkça çocukluk ya da ilk gençlik yıllarındaki kadar uçarı olamıyor. Duygularını dizginlemeyi öğreniyor. 

Gemuhluoğlu’nun yanına gelen, burs isteyen gençlere “Hiç âşık oldunuz mu” diye sorması da işte bu anlam genişliğinde anlaşılmalı. Yani bir gence “âşık oldun mu” diye sorulması, tecessüsten değil. Hayretin arttı mı, merhamet duydun mu, heyecanlandın mı, bir ateşte yandın mı, bir yola baş koydun mu, kalbinde anlamlı bir sevdayı büyütüp yeşerttin mi mahiyetinde sorulan bir soruydu. Yanına gelen genci utandırmak ve onun özel hayatına dair bir merak duymak maksadıyla değil, o gencin hayatı nasıl algıladığı, tabiata, insan ve eşyâya nasıl baktığı üzerine bir konuşturma aracıydı.

Aşksız insanlar, aşksız gençler, aşksız bir toplum olduk evet… Bunun bir tane sebebi olsa onu hiç çekinmeden söylerdim. Fakat artık hiçbir meseleyi bir açıdan değerlendiremiyoruz. Aşksızlaşmamızın da sanattan siyasete, modernlikten yaşama biçimimize, yediğimiz yemeklerden izlediğimiz filmlere, oturduğumuz mekânlardan kurduğumuz insan ilişkilerine kadar çok geniş boyutları var. Aşksızlık içimizi öyle çölleştirdi ki zamanımız bereketsiz, işimiz özensiz, hayatımız heyecansız bir hâle geldi. Bahar sevinçlerimiz, uzun süren yaslarımız, hayatımıza anlam katacak bir meseleye dair sağlam bir dikkatimiz, sadakat, güven ve saygıyla örülen dostluklarımız yoksa eğer hepsi aşksızlıktan… Yunusça bir daha diyelim öyleyse, dilerim aşk gelir ve cümle dertler biter bir gün.

Modern çağ insanın sürekli çok sıkılıyor, bir de hepimiz psikologların kapısını aşındırmaya başladık. Yanlış giden bir şeyler mi var?

İç sıkıntısı veya can sıkıntısı modern zamanlara özgü bir hâl değil, insan var olalı beri iç sıkıntısı, can sıkıntısı var. Biraz önce de ifade ettiğim gibi her şey insanın bakışında gizli. Bakış güzelse insanın can sıkısı bile güzelleşir. Can sıkıntısı genelde meşgalesizlikten musallat olur insana. Fakat bazen meşgalemizin içinde de iç sıkıntısı yaşarız. Bazen bahar çiçeklerinin içinde bile içimiz sıkılabilir. İnsanın yapısıyla ilgilidir bu durum ve neden böyle olduğuna dair net bir cevabı da yoktur. Lars Svendsen’in çok uzun bir zaman önce okuduğum bir kitabı aklıma geldi şimdi, “Sıkıntının Felsefesi” isimli bu kitapta insanın canının sıkılmasının hepten kötü bir şey olmadığı anlatılıyordu. Mesele ebeveynler, çocuklarının canı sıkılmasın diye onların her ânını doldurmaya uğraşır. Oysa çocuğu bazen kendi hâline bırakmak, sıkıntısından bir oyun çıkarmasını sağlamak gerekir. Ingmar Bergman’ın çok sevdiğim bir filmi var: “Güz Sonatı” Bu filmde bir kız çocuğu annesi tarafından sık sık yalnız bırakılır, daha doğrusu anne kızına annelik etmekten kaçar, onu terk eder. Kız çocuğuyla annesi arasında uçurumlar meydana gelir. Müzisyen bir anne olan Charlotte o turneden bu turneye, o sahneden bu sahneye koşturmayı seçer ve kızı Eva’yı hayat boyu ihmal eder. İşte Eva, gösterişli annesinin yanında sönük, cılız bir çocuk olarak kalır. Kendini annesi kadar güzel ve başarılı bulmaz. Annesinden nefret de edemez ama ona içten içe öfke duyar. Eva, çocukluğu boyunca can sıkıntısıyla yaşar. Oynayacak, kapısını çalacak hiç kimsesi yoktur. Eva hem bir çocuk hem de bir kadın olarak hayatta bir başına bırakılmış olsa da çok güçlü ve kalben mutmain bir yetişkin olur. İç sıkıntısıyla geçen zamanlar canını yakmış olsa da ona şahsiyetli bir insan olmasının kapılarını da açar. İnsana dair duygu durumlarının türlü hâlleri var. İç sıkıntısı şundan olur ve şöyle yaparsanız geçer diyemeyiz. Uzun sözün kısası iç sıkıntılarımızdan da bir şeyler yapmayı öğrenelim, tıpkı kırgınlıklarımızdan kendimize bir yol yapıp yürüdüğümüz gibi…    Psikolog meselesi çok başka boyutlara ulaştı. “Modern çağın vaizleri” artık psikolog ve astrologlar. Psikolog ve astroloğuna bir şey sormadan adım atmayan insanların sayısı çoğaldı. Kiminle arkadaş olacağını, ne zaman evleneceğini, nasıl bir meslek seçmesi gerektiğini bile psikolog ve astrolog yardımıyla gidermeye çalışıyor birçok insan. Bu durum, önü alınmazsa eğer birtakım olumsuz sonuçlar doğuracaktır. Bir de psikoloğa sorunlu insanlar gitmez, sağlıklı insanlar gider diyerek psikologları hayatımızın vazgeçilmezi yapmaya çalışan bir anlayış var. Terapisiz adım atamaz hâle gelen insanlar var ya da başına gelen en küçük bir kırgınlıkta terapiye başvurmak isteyen insanlar… Bu kadar kendi hâline kalamamak, baş etmeyi kendine öğretememek insanı güçsüz kılar. Psikolojinin işlevi daha farklı olmalıydı ancak diziler, sinema ve kişisel gelişim aracılığıyla psikoloji bambaşka bir tabuya dönüştü. Her dönem bir şeyler popülerleşti ve bir dönem sonra yerine başka bir şey geldi. Psikoloji ilmini de bir tüketim malzemesi olarak kullanan insanlardan sonra gelecekte bizi ne bekliyor, doğrusu ben de merak ediyorum…

Geniş açılı okumalar yapalım

Ramazan için ne önerirsiniz bize? Mesela bu Ramazan’da neye başlayalım da bu bizim alışkanlığımız olsun.

Ramazan Kur’an ayıdır şüphesiz ve Kur’an da kainat ve insan kitabıdır. Bütün okumalarımız ve okuma biçimlerimiz bizi bir yere taşır. Hüner ve marifet, okuduğumuz kitaplarla kurduğumuz terkibin bizi nereye taşıdığını ve nereye götürdüğünü görmektir. Okuma eylemini bölüp parçalamamız doğru değil. Edebi, felsefi, dini, tarihi, tıbbi ve fennî okumalarımızın hepsi insanın ezelî anlam arayışına cevap bulmak içindir. Bütün okumalarımız bizi nihayetinde Kur’an’a götürüyor mu, mesele biraz da burada. Okuduğum, okuyacağım bütün kitaplar beni Kur’an’a yönlendiriyor, onu daha iyi anlamamı sağlıyor. Elmalılı tefsirini bu anlamda çok seviyorum, okurken şiirden, tarihten, fizikten, kimyadan bir şey çıkıveriyor karşınıza. Bu sebeple Kur’an’ın dışında da kitaplar okuyarak kendimizi ve kavrayışımızı geliştirmek zorundayız. Geniş spektrumlu okumalar yapmak zorundayız.

Bir kitap listesi öneremeyeceğim ama aklıma ilk gelenleri şöyle sıralamak isterim: Sezai Karakoç’un “Samanyolunda Ziyafet”, Nuri Pakdil’in “Bağlanma”, Gazali’nin ”El Munkız Mine’d-dalal”, Ataullah İskenderi’nin ”Tasavvufi Hikmetler”, Feridüddin Attar’ın ”Mantıku’t-Tayr”, İbn Arabi’nin ”Harflerin İlmi”, Aristoteles’in “Oluş ve Bozuluş”, İshak el-Kindî’nin “Üzüntüden Kurtulma Yolları”, Turan Koç’un “İslam Estetiği”, Sadettin Ökten’in “Gelenek, Sanat ve Medeniyet” kitaplarını tavsiye ederim. Bunların dışında Yakup Kadri’nin “Nur Baba”, Reşat Nuri’nin “Sürgün”, Abdülhak Şinasi Hisar’ın “Fahim Bey ve Biz”, Oğuz Atay “Bir Bilim Adamının Romanı Mustafa İnan” romanlarını da öneririm.

Ramazan’da neyi yapalım da o bizim alışkanlığımız olsun bahsine gelecek olursak, herkesin ihtiyacı başka başkadır. Mesela okuma konusunda tembellik ediyorsa bu konuda temrinler yapabilir. Vaktini doğru değerlendiremiyorsa gece ve gündüz uyanıklığının olduğu Ramazan ayında zamanını doğru değerlendirme alışkanlığı kazanabilir. İyi alışkanlıklar edinme konusunda kendimize çok yükleniyor, büyük hedefler koyuyoruz. Alışkanlık denilen şey azar azar ve küçük küçük yerleşir insanın hayatına, birden, büyük ve hızlı bir şekilde değil.

Aşk nadirattandır

Selam, dostluk muhabbet, aşk kelimeleri sizin için ne ifade ediyor? 

Selâm çok büyük, çok ulu bir kelime. Günlük dildeki selâmın ötesinde düşündüğümüzde selâm insanın kendine bir yurt, bir yuva bulabildiği yerdir. Selâm kapısı bize daima açık olsun, selâmdan mahrum kalmayalım diye hep temenni ederim. Bir de “Onlar selâm deyip geçerler” ayetini hatırlarım selâm kelimesini her duyduğumda. Çünkü buradaki selâm kelimesinden anlıyoruz ki selâm, kökleri sağlam bir zihniyete sahip olmaktır. Bu zihniyette başkasıyla alay etmek yoktur, başkasını küçümsemek, başkasına sataşmak, onu küçük düşürmek yoktur. Selâm zihniyetinde esenlik, ferahlık ve mutmain olma hâli vardır. Gerçek ve hakiki Müslümanların zihinleri bu sebeple berraktır. Bir insanı kınayıcılardan, zalimlerden, kendini üstün görenlerden ayıran şey işte bu selâm zihniyetidir, berrak bir akla, duru bir kalbe ve duruşa sahip olmaktır.

Dostluk eskise de eskimeyen, yeri dolmayan ve çok nadir rastlanan bir insanlık olayıdır. 

Muhabbet, birini hiç aklından çıkarmamaktır. 

Aşk da nadirattandır vesselam.

 

Önceki Yazı

Galeri Eyüpsultan’da geçmişin izleri bugün de yaşıyor

Sonraki Yazı

Savaşın gölgesindeki Ramazan!

Son Yazılar

Şehir, mimari ve sanat

Hepimizin ortak derdi olan hususlarla ilgili birkaç soru soralım; Mimarlık eğitimi ülkemizde bu kadar geliştiği halde