Kolay enstrüman yoktur

/
18 dakikada okunur

Kendisini besteci ve enstrüman icracısı olarak tanımlayan udi sanatçı ve akademisyen Prof. Dr. Enver Mete Aslan, sanatçı ve eğitimci yönüne dair bütün merak edilenleri Litros Sanat Gazetesi okuyucuları için anlattı. 13 yaşında annesinin teşvikleriyle İzmit Belediyesi Konservatuvarına başladığına dikkat çeken Enver Mete Aslan şöyle devam etti: “Kolay enstrüman yoktur. Her çalgının kendine özgü zorlukları bulunuyor. Önemli olan o enstrümanı sevmeniz ve sanatınızı en iyi şekilde dinleyicilerle buluşturmanızdır.”

 

“Veda” filmi, “Elveda Rumeli”, “Aşka Sürgün”, “Hatırla Sevgili”, “Serseri”, “Muhteşem Yüzyıl”, “Benim Hayatım” gibi dizilere uduyla ses veren bir sanatçıyla tanıştıracağım sizleri. Aynı zamanda kendisi Kocaeli Üniversitesi Devlet Konservatuvarında öğretim üyesi. 2011 yılında “Ud Alıştırmaları” ve 2018 yılında yayımlanan “Ud için Makam Dizileri” adlı iki kitabı bulunuyor. “Ud için Aralık Çalışmaları” isimli yeni kitabının da yazım sürecine başladığı bilgisini paylaştı bizlerle. Yurt içi ve yurt dışında birçok konsere imza attı. Birçok sanatçının albümüne uduyla ses verirken, çok önemli sanatçılarla da büyük projelerde yer aldı. Gelin isterseniz ben daha fazla lafı uzatmadan, sizleri udi sanatçı ve akademisyen Prof. Dr. Enver Mete Aslan ile gerçekleştirdiğimiz keyifli röportajımıza geçelim.

Sizi kısaca tanıyabilir miyiz?

Besteci ve enstrüman icracısıyım. Festival ve konserler kapsamında sahne çalışmalarım devam ediyor. Ud ve İstanbul lavtası çalıyorum, aynı zamanda bu konular üzerine teorik araştırmalar yapıyorum. Kocaeli Üniversitesi Devlet Konservatuvarında Türk Müziği Bölümü öğretim üyesiyim ve Devlet Konservatuvarı Müdürü olarak idari görevim 2018 yılından beri devam ediyor.

Ud enstrümanına ilginiz nasıl başladı?

13 yaşlarında annemin teşviki ile o dönemdeki ismi İzmit Belediyesi Konservatuvarına başladım, 4 yıllık çok kapsamlı bir eğitim aldım. Öğretmenlerimiz Türkiye’nin sayılı isimlerinden müteşekkil idi. İzmit Belediye Konservatuvarındaki eğitimim bittiğinde, dördüncü senenin sonunda aynı zamanda lise de bitmiş ve üniversiteye gitme zamanı gelmişti. O yıllarda Türkiye’de istediğim Türk müziği eğitimini veren sadece üç üniversite vardı. Ben önce 1997 yılında Ege Üniversitesi’ne kaydoldum, ardından da 1998 yılında İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuvar Kompozisyon Bölümünün sınavlarını kazanarak İstanbul’da çalışmalarıma devam etmeye başladım. Ud yine annemin tavsiyesi ve benim de sevmemle hayatıma girdi.

Bilmeyenler için ud çalmak dışarıdan çok zor görülüyor. Sanatçı gözüyle zorluklarını ya da bu enstrümana başlamak isteyenler için önerilerinizi anlatır mısınız ?

Bu soru karşıma çok defa çıkmıştır ve de çıkmakta. Öncelikle şunu söylemeliyim kolay enstrüman yoktur. Her çalgının kendine özgü zorlukları bulunmaktadır. Yaylı çalgılarda farklı konular, üflemeli çalgılarda farklı konular öğrenciyi zorlamakta. Ud’un perdesiz oluşu genelde insanların aklındaki soru işaretidir. Ud’un tekne yapısının büyük olması gövdesinin insan ergonomisini zorlayacağı öngörüsü özellikle kadınlar için kullanımı zor olacağı hakkında öngörüler bulunmaktadır. Fakat çalışıldıkça insan vücudu bu yapıya uyum sağlamakta ve kulak algısının gelişmesi ile kişinin perdesiz yapıya kolaylıkla hâkim olması mümkündür. Kısacası zor veya kolay ayrımı hususuna katılmıyorum.

Lavta ve Ud arasındaki fark nedir? Bazen bu çalgıları birbiriyle karıştıranlar da oluyor.

Lavta uddan farklıdır, teknesi uda göre daha küçüktür, tel sayısı uda göre daha azdır, perdelidir, sapı uzundur… En önemlisi de müziği farklıdır, icra tekniği farklıdır. Yaptığım araştırmalarda “Lavta” denildiğinde insanın gözünde birkaç model canlanmaktaydı. Bu ifadeyi, Rum müzik insanları farklı anlarken, Avrupa müziğinde başka bir anlama gelmekteydi. Hatta içinde bulunduğumuz coğrafyada makam müziğini icra edebilen bir lavta modeli olarak 19. yüzyılın tercih edilen çalgılarından biri olduğunu müzikolog Henry George Farmer ifade etmiştir. Avrupa Lavtası, Barok Lavtası, Rönesans Lavtası, Girit Lavtası gibi çalgılarla isim benzerliği bulunsa da müzik olarak tam anlamıyla kendine özgü bir kişiliğe sahip olduğunu söylenebilir. En önemlisi ise Türk müziği makamlarını ifade edebilen bir perde sistemi tesis edilmiş olması ve dönemin eğlence müziğinde büyük ölçüde kullanılıyor olmasıdır. Bu yüzden O’nun İstanbul’un “İstanbul Lavtası” olduğu ve bu isimle anılması gerektiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. “Lâvta” kelimesinin kökeni, Arapça’da “el-ud” dur. İtalyanca liuto, Almanca laute, İspanyolca laud, Yunanca laouto ve en yaygın ismi ile İngilizce lute olarak tabir edilir. Mahmud Ragıp Gazimihal, 1961 tarihli Musiki Sözlüğü isimli eserin 147. sayfasında bu isim konusunu şöyle anlatır: “Endülüs gibi Şarklı ülkelerden ve muhtelif istikametlerden gelerek Avrupa’ya yayılmıştır. Doğuda Ud’dan başka “Lağuta” adı ile farklıca bir çeşit kullanılmıştı.” yine aynı çalışmada, ilk olarak İspanyollar tarafından Fransa ve Batı coğrafyasına yayıldığından bahsedilse bile Macarların ve Lehlerin bu çalgıyı erken dönemde icrâ ettiklerinden de bahsedilmektedir. Yapılan araştırmalara istinaden İstanbul Lavtası ile ilgili pek az kaynak ile karşılaşılmıştır. Bu çalgının öğretimi son yüzyıl sürecinde neredeyse yok denecek kadar az olup sadece özel ilgili insanların talebi doğrultusunda yön almıştır. Aynı şekilde profesyonel müzik insanları için de bu çalgı, pek revaçta olmamıştır. Bu konuyu Dr. Mehmet Nazmi Özalp, 1986 yılında yayımlanan Türk Musikisi Tarihi isimli eserinde aşağıdaki şekliyle ifade etmeye çalışır: “Gittikçe udun revaç bulması ve lâvtaya göre daha kolay çalınması gibi nedenlerle, icrâ tekniği, mızrabı ve üslûbu unutulup gitmiştir. Bugün yeniden canlandırma çabaları dikkat çekiyor.”

“İstanbul Lavtası” albümüm lavtaya olan ilgiyi artırdı

Ud ve lavtaya olan ilgiyi nasıl görüyorsunuz?

Ud nispeten pek çok kişinin adını, sesini, şeklini bilip öğrenmeyi istediği bir enstrüman olmasına rağmen ki halen de bu ilgi devam etmekte olup İstanbul Lavtası böyle değildi. Son yıllarda çeşitli konserlerde icra edilmesi, albümlerde çalınıyor olması insanları bilgilendirdi ve ilgi artmış oldu. Çevreden tarafıma akseden sorgularla bu ilginin arttığını yakından görebiliyorum. Türk müziği tarihinde ilk defa tarafımdan hazırlanan İstanbul Lavtası metodunun ve “İstanbul Lavtası” albümünün de bu ilgiye katkı sağladığını naçizane düşünüyorum.

Yakın gelecekteki konser takviminizi bizimle paylaşır mısınız?

Ricardo Moyano ile yaptığımız “Tachuri” albümünün konserleri devam ediyor. Berlin Türk Musikisi Konservatuvarında verdiğim dersler ve konserler her ay düzenli bir şekilde Berlin’de devam ediyor. Dilek Türkan ile hazırladığımız kayıtların dinleyiciyle buluşması da önümüzdeki ay başlamış olacak.


Dünyada Türk müziğine ilgi oldukça yoğun

Yurt içi ve yurt dışında birçok yerde konserler verdiniz. Sizden dinleyebilir miyiz bu konserleri?

Dünyanın çeşitli ülkelerinde Türk müziğine, makamsal müziklere, geleneksel müziklere ilgi oldukça yoğun. Klasik müzik icrasından dünya müziklerine kadar çok farklı grup ve müzisyenlerle birlikte dünya sahnelerinde yer aldım. Kudsi Erguner Ensemble, Andre Rieu, Ricardo Moyano, Howard Griffiths, Ruhi Ayangil, Derya Türkan, Göksel Baktagir gibi önemli isimlerle yaptığım konser çalışmalarım bulunmakta. Andre Rieu – Johann Strauss Orkestrası, Ayangil Türk Müziği Orkestra ve Korosu, BBC Senfoni Orkestrası, Berlin Radyo Senfoni Orkestrası, Brandenburgisches Staatsorchester Frankfurt ile çoksesli ve Klasik Türk Müziği icrası anlamında çalışmalarda bulundum. Zaman zaman orkestra veya ekip içerisindeki konserlerin yanında solo icra edilen resitallerde de yer aldım.

En unutamadığınız konseriniz hangisiydi?

Avrupa’da pek çok defa bulunmam ve o kültüre aşina olmam sebebi ile olağan karşılanan Avrupa seyahatlerinin dışında Nepal, Uganda ve Kolombiya seyahatleri unutamadığım seyahatlerim arasındadır. Ülkelerin kültürleri seyahat esnasında yaşadığımız farklı fotoğraflar, o bölgelerde karşılaştığım etnik müzisyenler beni etkilemiştir. Seyahatler yola çıkarken başlayan sadece konserden ibaret olmayan ve eve dönene kadar devam eden bir sürprizler bütünüdür. Himalaya’ların eteklerinde Nepalli geleneksel müzisyenleri dinleyerek yenilen bir akşam yemeğinin ardından kaldığınız otelin sabahında bulutların üzerinde bir manzaraya uyanıyorsunuz.

Sanatçılığın ve akademisyenliğin birlikte yürümesi gerekiyor

Sizin bir de eğitimci tarafınız var. Hem öğretmenlik hem de sanatçılığı birlikte sürdürmek yorucu olmuyor mu?

Her iki konunun da birlikte yürümesi gerektiğini savunanlardanım. Eğer icracı bir akademisyen ise sahne çalışmalarını kesinlikle bırakmamalıdır. Konservatuvarlar uygulamalı okullardır. Yani müzik, sadece sınıfın içinde kalmamalıdır, ben de bu anlayışla sahneyi devam ettirmekle beraber bu durumun öğrencilerime örnek teşkil ettiğini ve sınıfta anlattığım teorinin nasıl uygulamaya dönüştüğünü ispatlama çalışması içinde aslında önemli bir ders olduğunu düşünüyorum.

Prof. Mutlu Torun hocamı kendime örnek alıyorum

Kendime örnek aldığım isim olarak; benim ve pek çok müzik insanı için çok önemli olduğunu söylemek istediğim hocam Prof. Mutlu Torun’u ilk sırada söyleyebilirim. Lisans eğitimine başladığımda İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı Kompozisyon Bölüm başkanlığı görevini Prof. Mutlu Torun yürütmekteydi. Lisans döneminde çok yakınında çalışma fırsatı yakaladım. Dersine girmenin ötesinde yanında olup izlemek ve bir nevi tüm yönleriyle meşk etme şansını yakalamıştım. Hocamın emekliliği ve Haliç Üniversitesi’nde göreve başlamasıyla benim yüksek lisans eğitimim ve sanatta yeterlik esnasında hocamın hep yanındaydım. Her iki tezimi de kendisinin yönetiminde tamamladım. Sahne hayatında başarısına, tekniğine birikimine hayran olduğum Halil Karaduman’ı da rahmetle anmak isterim. İcra, pratik, kısacası müzisyenlik adına çok şey öğrendim kendisinden. Dünyanın pek çok şehrinde birlikte çaldık, albümler yaptık, stüdyo tecrübelerini yakından izledim, yaşadım. Benim tabirimle tam bir “piyasa entelektüeliydi”.

Yabancılar konserlerimize daha çok ilgi gösteriyor

Yurt dışında klasik müzik amaçlı ve nitelikli salonlarda verdiğimiz konserlere çok ilginçtir ki yabancıların ağırlıklı olarak ilgi gösterdiklerine çok defa şahit oldum. Türkiye’de bilinçli izleyicinin oranının yurt dışındaki bilinçli izleyiciye oranla daha az olduğunu üzülerek ve hiç düşünmeden söyleyebilirim. Türkiye’de Türk müziğine aşina insanlara verdiğimiz konserdeki heyecan Avrupa’da aşina olmayan insanlara verdiğimiz konser heyecanından daha az maalesef.

Önceki Yazı

10 adımda çocuğa göre edebiyat -III-

Sonraki Yazı

Arşivler iyi şartlarda saklanmalı

Son Yazılar

Mevlânâ ve Mesnevî

Mevlânâ Celâleddin-i Rumi 13. yüzyılda Anadolu’da yaşamış ve Türk tasavvuf tarihinin en önemli şahsiyetlerinden biri olarak

Tam gaz izlemeye devam!

Dijital ekranda; Netflix yapımı Oscar adaylı Noah Baumbach imzalı “Beyaz Gürültü”, sosyal medyada izlemeyenin dövüldüğü Mubi’de