Sanatçılar kültürlerarası mesaj taşıyan ulaklardır

//
30 dakikada okunur

Dünyaca ünlü keman virtüözü Cihat Aşkın’la müzik hayatının nasıl başladığını, İstanbul’un bir sanatçı üzerindeki etkisini ve CAKA projesi üzerine konuştuk. Müzik çalışmalarının amacının bir nevi kültürlerarası ulaklık olduğunu belirten Aşkın, “Biz sanatçılar da bu manada kendimizi kültürlerarası bir ulak gibi görüyoruz. Eski zaman ulakları gibi mesajı bir yerden alıp, başka bir yerdeki insanlara ulaştırmak ve o mesajı algılamalarını sağlamak bizim ana görevimiz.” diyor.

Cihat Aşkın, Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli sanatçılardan biri. Henüz ilkokul öğrencisiyken müzik çalışmalarına başlayarak besteler yapan, hayran olduğu sanatçı Mesut Duran’la kemanı tanıyan, bugün Türkiye’de ve dünyada tanınan Aşkın’ın yaşamı hepimiz için ilham verici. Aşkın, tüm müzik çalışmalarının yanında toplumsal bir görev olarak addettiği CAKA, yani Cihat Aşkın ve Küçük Arkadaşları isimli projesini de 23 yıldır sürdürüyor. Ünlü sanatçıyla çocukluğundan bugüne kadar uzanan müzik hayatının durakları üzerine bir sohbet gerçekleştirdik. Aşkın, sanatçıların ana görevinin eski zaman ulakları gibi kültürler arasında mesaj taşımak olduğunu söylüyor. 

Müziğe olan ilginiz nasıl ortaya çıktı? Bu konuda çocukluğunuza dair neler hatırlıyorsunuz?

Müzisyenler genellikle “kendimi bildim bileli müziğin içindeyim” der. Ben de aynı şeyi söyleyeceğim… Aile ve okul ortamımda daima müzik vardı. Özellikle ilkokulda müzik derslerine oldukça ilgiliydim. Öyle ki 3. veya 4. sınıfta okul korosunu ben yönetmiştim. Bir şefin koroyu nasıl yönettiğini, herhâlde televizyon yayınlarından görüp öğrenmiştim. Aslında o yıllarda televizyon yayını daha az olduğu için sürekli radyo dinlerdim. Küçük pilli bir radyoyu gece yatmadan önce yastığımın altına koyar, sabah da radyoyla kalkardım. Bir süre sonra farklı ülkelerin radyolarını dinlemeye başladım. Farklı diller, müzikler, kültürler hep kulağımdaydı. Benim müzikle bu kadar içli dışlı olduğumu gören anne ve babam ilkokulun üçüncü sınıfında bana bir hediye aldılar; mandolin. Bu hediyeyi görünce sevinçten havalara uçtum. Hemen çalmaya çalıştım. Ertesi gün ise öğretmenime götürdüm. İlkokul öğretmeni Gülnigâr Gündem bana üç nota öğretti ve “gerisini sen getirirsin” dedi. Gerçekten ben o üç notayı öğrenip, gerisini kendim çalışarak öğrendim. Bir müddet sonra daha profesyonel biçimde eğitim almam gerektiğini hisseden anne ve babam beni Beşiktaş Turizm ve Güzelleştirme Derneği’ne beni korist olarak yazdırdı. Adı daha sonradan Beşiktaş Musiki Cemiyeti olarak değişen bu derneğe perşembe ve cumartesi günleri derse giderdim. Burada Radife Erten isminde çok önemli bir ses sanatçısı vardı. Kendisi eski İstanbul türkülerini söyleyen, 1930-40’ların değerli bir sanatçısıydı. Bahsettiğim tarihler 1979-80’ler…  Yine burada keman çalan Mesut Duran isimli bir değerli sanatçıyı tanıdım. Kemanın sesini o kadar sevdim ki ben de çalmak istedim. Babam ve Mesut Bey bana Yüksekkaldırım’dan bir keman aldılar ve ben de hemen çalmaya başladım. Keman mandolin ile aynı tellere sahip ve aynı parmakları basıyorsunuz. Yani mandolinde biraz alışık olduğum o parmak terbiyesini kemanda sürdürdüm. Bir hafta sonra parmakla çaldım, birkaç gün sonra yay çekmeye başladım, sonra parmak basarak ve yay çekerek devam ettim. Bana orada çok ufak bazı egzersizler gösterdiler. Ama bu ciddi bir eğitim değildi. Sonra İstanbul Radyosu’na imtihanı geçerek girdim. İmtihanda kendi bestelediğim bir şarkıyı söylemiştim.

(Merve Akbaş ve Cihat Aşkın)

8 yaşından itibaren beste yapmaya başladım

Kaç yaşından beri beste yapıyordunuz?

Sanırım 8 yaşından itibaren beste yapmaya başlamıştım. Ağabeyimin kitaplarında görüp beğendiğim şiirlere beste yapıyordum. Ziya Osman Saba’nın İstanbul şiirini bestelemiştim. Yine kendi uydurduğum başka bir besteyle beraber imtihanda bu ikisini söyledim. Radyodakiler şaşırdı ve “Sen bu eserleri nereden öğrendin?” diye sordular. Ben de kendi bestelerim olduğunu söyleyince, “O zaman sen radyoya girme, konservatuar sınavlarına gir” dediler. Biz de konservatuvar sınavları için o zaman evimize yakın olan Nişantaşı’ndaki Türk Müziği Devlet Konservatuarı’na gittik. Osman Kut Dinçer hocamız benim kulağımın iyi olup, olmadığına baktı. İlk girişte bazı sesler sordu, hepsini bilince de, “gerek yok çalışmasına” dedi ve birkaç kez daha beni çalıştırdı ve sınavlarını kazandım.

Ailenizde sizin dışınızda müzikle ilgilenen var mıydı?

Müzisyen olan bendim ama annem de müziği çok severdi. Özellikle beni sanatçı olmam konusunda çok destekledi. Babam ise müzisyen değildi ama hafızdı ve makam bilgisi vardı. Profesyonel bir müzisyen olmasa da bu anlamda aşinalığı bilgisi ve tecrübesi mevcuttu. Ondan da muhakkak bir etki aldım. Tüm bunlara benim de ilgim eklenince güzel bir sinerji oluştu diyebilirim.

Amacımız estetiği bilen insan yetiştirmek

Uzun yıllar boyunca çok fazla öğrenci yetiştirdiniz, yönlendirdiniz. Bu bağlamda çok güzel projelere de imza attınız. Onlardan biri de CAKA. Bize CAKA projenizi anlatabilir misiniz?

CAKA, yani Cihat Aşkın ve Küçük arkadaşlar… Ben İngiltere’de okuduğum zamanlarda sosyal projelerin çok önemli olduğunu gördüm. Çünkü insan sadece konser vererek ya da farklı etkinliklerde yer alarak bir şeyler başaramıyor. Sosyal anlamda da bir sanatçının topluma dokunması lazım. Ben bunu genç yaşlarımda anladım. Özellikle görmüş olduğum birtakım farklı çalışmalar, dünyalar beni bu projeleri yapmaya yönlendirdi. Ben çocuklara yaklaşırken, onları yetişkinden ayırmayan bir yaklaşım benimsiyorum. Hani genelde çocuklara yetişkinler büyüklük taslarlar, öğütler veriler. Hâlbuki olması gereken çok farklıdır. Bizler maalesef hayatın akışında gördüklerimizle kirleniyoruz. Çocuklar ise melekler gibi saf ve temiz ruhlular. Ben onlardaki bu saflığı da görerek onlara birey gibi, arkadaş gibi davranırım. Projenin adı biraz da buradan geliyor. CAKA’yı ortaya koyarken toplumsal anlamda yepyeni bir nefes, ses getirmek istedim. Bu projede çocuklar kendini rahatlıkla ifade diyor, varlıklarını ortaya koyuyor. Biliyorsunuz ki son 20-30 yılda eğitim konusunda dünya kötüye doğru gitti. Çocuklar bir yarış atı gibi yetiştirildi. Testlerle, sınavlarla, birbirleriyle kıyaslayarak…  Bizim anlayışımızda böyle bir kıyaslama olmaması lazım dedim. Hepimiz farklıyız ve bu farklılığı dile getiriyor, ifade ediyoruz. Her birimizin kendini ifade ediş biçimi bile farklı. Bu ifade ediş biçiminde siz benden, ben de sizden üstün değilsiniz, ben de sizden üstün değilim. Dolayısıyla bu zihniyete sahip olarak ben her çocuğun kendi potansiyeli, yapabilirliği içinde yetiştirilmesi gerektiğini düşündüm. Eğer bir insan kendini rahat ifade edebiliyorsa o kişi benim için başarılıdır. Başkasıyla kıyaslanmaya ihtiyaç yoktur. Çünkü bir insan başkasıyla kıyaslayarak değil, kendi içindeki birtakım merhaleleri kat ederek gelişir. Dolayısıyla bu kıyaslar çok yanlış yorumlara yol açıyor diye kıyaslamadan, her çocuğun kendine özel bir yeteneği olduğunu düşünerek bir eğitim metodolojisi oluşturmaya karar verdim. Kısa süre içerisinde bu projeyi uygulamaya koymak istedim ama ait olduğum kurumda bu mümkün olmadı. Ardından o dönemde yeni kurulan Bursa Uludağ Üniversitesi Devlet Konservatuvarı beni her ay workshop yapmam için davet etti. Ben de, “Bir şartla gelirim, benim bir projem var. Biz bunu burada uygulayabilirsek olur” dedim. Onlar da seve seve kabul ettiler ve ilk olarak Bursa’da CAKA’yı hayata geçirdik. Ardından yakın illerde çocuk eğitimi önemsenerek aynı proje uygulandı. Türkiye’nin 18 şehrinde bu proje devam etti. 2001 yılında başlayan proje bu sene 23. yaşına girdi. Bizim amacımız müzisyen değil, müzik estetiği, sanat estetiği almış insan yetiştirmekti… Sanat eğitimi alan insanın dünyaya, çevreye, kendi değerlerine bakışının çok daha farklı olacağını düşünerek bunları yaptık ve bu konuda da başarı gösterdik. 

İstanbul kültürünü yaşatmamız gerekiyor

İstanbul bir sanatçı olarak sizi nasıl etkiliyor?

Ben şöyle diyorum; İstanbul dünyanın merkezidir. Bir kere tarihten gelen zenginliği, kudret, ihtişam ve zenginliğiyle birçok sanatçıya ilham olmuştur. Daha genel bir bakışla Anadolu’ya bakarsak, bu toprakların iki dünya medeniyetinin doğum yeri olduğunu görürüz. Avrupa medeniyeti kendi varoluş tarihini Helenistik uygarlık üzerine oturtmuştur ve bu bölge Türkiye topraklarındadır. Öteki taraftan Mezopotamya uygarlığının doğuş yerini Anadolu, yani bizim topraklarımızdır. Bugün Göbeklitepe ve Karahantepe’de ortaya çıkan buluntular dünya tarihini değiştirecek güçtedir. Biz böyle zengin toprak birikimine sahip bir ülkeyiz ve İstanbul da bu kültürün bir numaralı markasıdır. İstanbul Türkiye demektir. Çünkü bu şehirde Türkiye’nin bir mozaiğini görürsünüz. Her milletten, ırktan, dinden, farklı gruptan insan görürsünüz. Dünya tarihinde -Kudüs’ü hariç tutarak- başka bir yer yok ki yüz metre kare içinde hem bir kilise hem bir cami hem de bir sinagog olsun. İstanbul’da biz bu kültürü yaşıyorsak ve yaşatabiliyorsak, herkes tarafından da kutsal bir şehir olarak kabul ediliyorsa İstanbul bence çok önemli. Bu anlamda biz İstanbul kültürünü dünya kültürlerinin en önemlilerinden biri, belki de en önemlisi olarak tescil etmemiz ve bunu özümsememiz, bunu yaşatmamız gerekiyor. İstanbul müzik, resim, edebiyat gibi birçok alanda eser veren sanatçılara ilham olmuş bir şehirdir. Bu şehrin kültürel kimliği Türkiye’nin kültürel kimliğidir. Çünkü ikisi iç içedir. Dolayısıyla İstanbul’u dünya tarihine, bizim kültürel kimliğimizin damgası olarak koyabilecek bir anlayış gerekiyor. Buna sahip olduğumuz zaman gerek içerideki insanlar gerek dışarıdan gelen insanlar İstanbul kültürüne sahip çıkarak, İstanbullu olmak adına farklı bir estetik özen gösterecekler.

Rebabtan kemana binlerce yıllık yolculuk

Tarihte keman ilk olarak nasıl ortaya çıkıyor?

Keman bildiğimiz gibi dünyanın en yaygın çalgılarından biri. Bugünkü şekli Kuzey İtalya’da ortaya çıkıyor. Bir batı çalgısı ama ilk şekline bakacak olursak Orta Asya’dan gelerek evrilmiş bir çalgı olduğu görürüz. Orada da ok ve yaydan çıkan sesle bu çalgının ortaya çıktığı teorisi vardır ki ben de buna katılıyorum. Orta Asya’da şu anda örneklerini dahi orada gördüğümüz ilkel yaylı çalgılar var. Eski tarihlerde dinî törenlerde bu müzik aletlerini kullanıyorlar. İşte bu bölgede ortaya çıkan yaylı çalgının Hindistan Yarımadası ve Arap Yarımadası üzerinden Kuzey Afrika’ya, oradan da İspanya’ya yani Endülüs’e, Güney Fransa’dan Kuzey İtalya’ya kadar binlerce yıl süren bir yolculuğu oluyor. Kemanın öncesi olan rebab (Avrupa’daki adıyla rabak) diz üzerinde, kemençe gibi çalınıyor. Keman da yaylı sazların en gelişmiş enstrümanı olarak az çok değişikliklerle bugüne ulaşıyor. Önce Avrupa’da gezginler tarafından çalınıyor. Sonra saraylara giriyor. 

Tarihsel süreçte Osmanlı kemanla nasıl tanışıyor?

Osmanlı’ya da girmesi de muhtemelen İstanbul’un Venedik ile olan ticari ilişkileri üzerinden 17. yüzyılda oluyor. İlk olarak kimin getirdiği bilinmiyor ama kahvehanelerde çalınıyor. Sarayda kemanı ilk çalan kişinin ise görme engelli olduğunu bildiğimiz Kemani Yorgi Efendi. Moldovyalı ya da Polonyalı Miron isimli biri kişi için daha “ilk” ibaresi kullanılıyor kaynaklarda. En nihayetinde keman böylece İstanbul’a geliyor ve yavaş yavaş bilinir oluyor. Keman Farsça bir kelimedir. Keman ve çe, çe eki küçük anlamına gelir ve kemençe küçük keman mânâsına gelmektedir. Ok atanlara da malumunuz kemankeş denir. Aralarındaki ilişkiyi anlamak için bu kelime kökenlerine de bakılabilir. Kaynaklarda Kanuni Sultan Süleyman’ın veziri Pargalı İbrahim Paşa’nın keman çaldığı yazar. Sonraki yıllarda keman Osmanlı Sarayı’nda fasıl takımına giriyor. Tabii 1826’da II. Mahmut’un Yeniçerilik’i kaldırması ile beraber, Batı bandosunun Saray’a girmesi büyük değişikliklere yol açıyor. Bu tarihten itibaren batı müziği enstrümanları da Saray’da yer almaya başlıyor. Daha önce Saray’a gelen giden bazı gruplar olsa da Osmanlı çok sesli müzikle resmi olarak aslında 1826’da tanışmış oluyor. Sultan Abdülmecid, Abdülaziz, II. Abdülhamit dönemlerinden Cumhuriyet’e kadar Saray’ın kesintisiz bir orkestrası var. 

Sultan için beste yapan Avrupalı sanatçılar var

O dönemlerde yurt dışından gelen önemli sanatçılar oluyor mu?

Dönemin çok önemli sanatçıları İstanbul’a geliyor. Operaya çok meraklı olan Abdülmecid (1823-1861) bu alanda dünyanın sayılı sanatçılarını da ülkeye davet ediyor. Musıka-i Hümâyun’un başına geçen Giuseppe Donizetti bu alanda ilk önemli figür olarak kabul edilir. Ancak İstanbul’u ziyâret eden önemli sanatçıların başına Franz Liszt’i koymak gerekiyor. Avrupa’da kendisini dinleyen herkesi hayran bırakan Liszt, sultanın daveti üzerine İstanbul’a gelen ilk uluslararası virtüözdü. 1847 yılında İstanbul’a gelerek konser veren Liszt’ten bir yıl sonra da 1848 de ünlü Belçikalı Keman Virtuozu Henri Vieuxtemps İstanbul’a davet edilmiştir. İtalyan besteci, kemancı ve orkestra şefi Luigi Arditi’ye ise İstanbul’da kalmasını teklif ediliyor. Sağlık mazereti nedeniyle bunu kabul etmeyen besteci, gitmeden önce Sultan için İnno Turco başlığıyla bir kasîde-marş besteliyor. Bu eser daha sonra Sultan Abdülaziz’in 1867 yılında gerçekleşen Londra ziyaretinde 1600 kişilik koro tarafından Crystal Palace’da Kraliçe Victoria ve Sultan Abdülaziz huzurunda da seslendiriliyor. Müzikolog Dr. Emre Aracı ile bu çalışmaların gün yüzüne çıkması sağlanmıştır. Yani İstanbul o zaman Doğu’nun en önemli merkezi olarak sanatçıların da uğrak yerlerinden biri oluyor. Sultan Abdülhamid’in döneminde de yine Batılı sanatçılar İstanbul’a gelmeye devam ediyor. Onlar da kendi hatıralarında burada yaşadıklarını anlatırlar. Bütün bu gelişmeler içerisinde kemanın Osmanlı Sarayı’ndaki yeri gün geçtikçe daha da artıyor. 

İstanbul’da doğan keman sanatçılarını ilk ne zaman görüyoruz? 

Mesela bu anlamda önemli bir sanatçı olan Vondra Bey yani Henri Wondra var. Onun bilinmeyen biyografisi Serhan Yedig tarafından ortaya çıkarıldı. Kendisi Paris konservatuarına gönderiliyor ve arkadaşlarıyla beraber devrin en iyi sanatçılarından oluyor. Fakat genç yaşında ölüyor. Bunun gibi çok değerli sanatçılarımız var. İttihat ve Terakki’den sonra biraz daha millileştirme hareketi başlıyor. O döneme kadar bandoda daha ziyade İtalyan sanatçıları, yani yabancıları görüyoruz. Ama Meşrutiyet’le beraber Türk sanatçıların hâkim olduğu bir devir başlıyor. Cumhuriyet devrine geldiğimiz zaman, 1900’lerin başında doğmuş sanatçıların okullaşmış bir eğitim almaya başladıklarını görüyoruz. Osmanlı Sarayı’nda, konaklardaki yaşam halka yayılıyor. Konservatuarlarda eğitim başlıyor ve bu da kemanın ilerlemesini sağlıyor. Kültür faaliyetleri İstanbul, Ankara ve İzmir’de hızla devam ediyor. Eski Osmanlı’nın kültürünün taşıyıcısı ve yabancıların da “kadim başkent” olarak adlandırdıkları İstanbul’un uluslararası bir kültürü var. Ankara tabii yeni başkent olmuş. Ankara’da da çok önemli bir kültür oluşturuluyor ama daima Ankara ile İstanbul arasında bir rekabet oluyor. Bu müzikte de devam ediyor. İzmir ise üçüncü sırada yer alıyor. Yaklaşık olarak 1920’lerden 1980’lere kadar bu şekilde devam ediyor. 80’lerin sonunda Anadolu’da yavaş yavaş kıpırdanmalar başlıyor. Eskişehir ve Bursa gibi yerlerde konservatuarlar açılıyor. Arkasından Adana, Mersin, Van, Trabzon… Sovyet Rusya’nın çökmesi ile beraber Azerbaycan başta olmak üzere Türki cumhuriyetlerden gelen önemli sanatçıların üniversitelerimizde görev almaya başlamasıyla da müzik ve tabii özelde kemanla ilgili çok verimli ve güzel çalışmalar yapılmaya başlanıyor. 

Müziğin birleştirici rolüne hep inandım

Kemanın topraklarımızdaki serüveninde CAKA nasıl bir yer tutuyor?

Tabii ki CAKA oldukça yeni. Önemli olan bizim çocuklarımızın yıldız olabilmelerini sağlamak ama aynı zamanda biraz önce de değindiğim bir toplumun genel seviyesini arttırmaktır. Bu iş konservatuvarlara, üniversitelerle kalmamalı. Toplumun geneline sanat estetiğini yayabilecek bir hareket olmalı. Biz bugün kemandan yola çıktık ama konuştuklarımız aynı zamanda genel bir meseleyi gösteriyor. Ben insanların klasik batı müziği ya da klasik Türk müziği, halk müziği gibi ayrım yapmalarına karşıyım. Bu tamamen insanın iyi müzik ya da kötü müzik diye ayrım yapmasını gerektirecek bir yola doğru evrilmelidir. Çünkü her müziğin kötüsü olabildiği gibi iyisi ve kalitelisi vardır. Bu nedenle ben de her zaman insanlar arasında birleştirici bir rolüm olduğuna inandım.

İnsanların kültür ve sanata ilgisi arttıkça bakış açısı da değişir. Bizi birbirimizden ayıran tarafgirlik gerektiren unsurlardır. İnsanları birleştirici mesajlar vermek, kimliğe ve kültüre saygıda kusur etmemek, onları belli bir noktada muhafaza edebilmek, bir arada yaşamalarını sağlamak için sanat bir aracıdır. Resim için tuval, edebiyat için kağıt-kalem lazım. Müzikte ise sadece mırıldanarak bile mümkündür. Bir şarkı, açılmayan kalpleri açabilir. Dolayısıyla bence insanların sanatsal anlamda belli bir şekilde ilerlemelerini sağlamak aynı zamanda, görüşlerin de zenginleşmesine zemin sağlıyor. Biz sanatçılar da bu manada kendimizi kültürlerarası bir ulak gibi görüyoruz. Eski zaman ulakları gibi mesajı bir yerden alıp, başka bir yerdeki insanlara ulaştırmak ve o mesajı algılamalarını sağlamak bizim ana görevimiz.

Önceki Yazı

Sanat etkinlikleri yüz güldürdü

Sonraki Yazı

Dolma kaleminizi kimseyle paylaşmayın!

Son Yazılar

Bir ailenin duygusal otopsisi

2023 yılının en çok konuşulan filmlerinden olan ve Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’ye layık görülen Justine