Türk müziğinin dervişanı: Cem Karaca

/
15 dakikada okunur

“Duvara astığın o çorapların sahibi geldi.” (Sahibi Geldi / Cem Karaca)

Şarkılarıyla hususi bağlar kurduğumuz sanatçıların, hayatlarıyla/yaptıklarıyla da her daim en ideal rollerde kalmasını isteyip, onlara yakışan/yakıştırdığımız yollarda yürümelerini talep ediyoruz. Buna ne kadar hakkımız var, bilmiyorum. Müslüm Gürses, ucuz televizyon şovlarına çıktığında bunu kendisine nasıl yapar diyerek kederlenirdim mesela. Erdemler ve kusurlar tartıya çıktıkları anda tartışmaya açılırlar. Cem Karaca da dev bir ikon olarak yaşadıklarıyla sigaya çekilmiş isimlerden biriydi. Sesi, güzel, coşkun, dehşetli. Sesi güçlü, özgün, etkileyici. Böylesi bir sesin sahibinin ona bahşedilen/çizilen saf, hatasız, rafine hayatının dışına taşmaması için kanun çıkarılması ilk akla gelen çözümdü belki de. Ama Cem Karaca yine kanun dışı olurdu bu durumda. 

Türk müzik tarihine adını altın harflerle yazdırmış bir sanatçının, yurduna dönmek için Turgut Özal’dan ricacı olmaması, sesiyle sermaye medyasının reklamlarında oynamaması, Flash TV’de program yapmaması, sağ partilere mektup yazmaması, politik savrulmalar yaşamaması ve Demirel’i sevmemesi gerekiyordu. Bu hataları yaptığı hayatının başrolü bizzat oydu. Aslında babasının cenazesine gelemediği gibi sürgünde ailesini görmeden ölmesini, ekonomik zorluklar içinde sürünmesini ya da bütün fikirlerinin ayniyle sabit kalmasını talep ettiğimiz Karaca’dan beklediğimiz duruşun anlamı, 58 yıllık bizim tecrübe etmediğimiz acılar, bitmeyen nefes darlıkları ve bitmeyen zorluklarla dolu yaşantısını kapsıyordu. “Dönek” sıfatıyla damgalanan Cem Karaca, kendi tabiriyle “hasretinden geberdiği” ülkesine dönmek, dönüp yeniden şarkılar söylemek istiyordu sadece. Onu duyacak kulak yoktu ama 1990’da yaptığı “Yiyin Efendiler” albümündeki bir şarkısıyla (Oh be) cevap vermeyi deneyecekti yine de;Geceleri ben adadan Bodruma bakardım / Işıkları ben görürdüm of be / Türküleri ben koklardım gökyüzünü ben dinlerdim / Ve de nasıl özlerdim of be / Ben döneksem döndüm diye memleketime / Döndüm baba döndüm işte oh be

Buraların müziği ve diğer başlangıçlar

Evlerinin alt katındaki yaşlı Ermeni komşunun gün aşırı çaldığı piyanosunun tuşlarından yayılarak çocuk kulağını okşayan melodiler, müziği gönülden sevmesinin hatırladığı ilk sebebiydi. 14 yaşındayken âşıkların şarkısı Johnny Quitar’ı çocukluk aşkını etkilemek için söylemeye başlayınca, o an bir şey olur. Sesindeki güçlü duyguyu annesi fark etmiştir çünkü. Sonra yaz biter zaten, kız gider, Johnny Quitar diner. 

Hariciyeci olmasını istediği ama müzik tutkusundan bir türlü vazgeçiremediği oğlunu, konserlerinde adam tutup yuhalattırarak “bezdirmek” gibi fantastik eylemleri olan bir babanın ağzından dökülen son cümle şudur; “Buraların müziğini yap oğlum, bu toprakların şarkısını söyle.” Oğlunun içinde yanan müzik aşkını söndüremeyen baba Mehmet Karaca’nın bu sözü, sıradan bir öğüt değildir aslında. 60’lar Türkiye’sinde yabancı müzik fırtınası olanca hızıyla eserken, radyolar, sahneler, plaklar bu hegemonyanın yoğun baskısı altındadır. Türkçe söyleyişlere itibar edilmeyen, Erol Büyükburç’un starlığını “Little Lucky” şarkısıyla kazandığı, İngilizcenin hâkimiyetindeki bu tuhaf dönemin ortasında nefes alan 18 yaşındaki genç Cem Karaca, ilk grubu Dinamitler ile bu rüzgârdan ayrı düşmeyecektir. Dinamitler sonrasında Cem Karaca ve Bekledikleriniz ile Cem Karaca ve Jaguarlar grupları gelir. Elvis Presley başta olmak üzere rock and roll klasiklerini yorumlayan Karaca’nın papağan dönemim namıyla adlandıracağı, içinde Türkçenin, Türk sazlarının, Türk tavrının olmadığı, taklitlerle menzile varma çabasıyla hatırlanacak bu ilk gençlik çağı, Karaca için vatani görevini yapmak üzere askere gitmesiyle başka bir hale taşınacaktır. 

Cem Karaca’nın müzikal anlayışını, duyuş dünyasını, nihayetinde Türk müziğine bakışını kökünden değiştirecek hadise, akordu bozuk bir bağlamadan duyduğu kederli tınılardır. Uzaktan bildiği ama hakkıyla hiç duymadığı sesin ruhunda kaybolmuştur sanki. Şu sözlerle anlatacaktır halini bize; “Antalya’da askerim. Alayın arkasında bir dağ var. Güneş bu dağa vurarak batıyor. Nevşehirli mi, Erzurumlu mu şimdi hatırlamıyorum, almış biri eline bağlamayı, türkü söylüyor. Biri beni anlatıyordu. Oysa benim söylediğim Elvis Presley, Las Vegas beni anlatmıyordu. O anda kafamda şimşekler çaktı. Dedim ki; ‘Cem Karaca, Robert Koleji’nde okuyacaksın, bunlara yabancı olacaksın’ Olamazdı!” Türkü, bağlama, deyiş gibi müzikal zenginliklerin farkına vardığı askerlik macerası sonrasında yaptığı müziğe başka bir adam olarak geri döner. Âşık Mahzuni Şerif’le tanışmış, türkülere kalbini açmış, ait olduğu toprağın melodisini duymaya başlamıştır artık. Anadolu kaidesinin üzerinden baktığı için en berrak haliyle görebildiği; Horasan erenliğinden, Yesevi dergâhlarına değin uzanan o bereketli/anlamlı köprünün ruhuna nüfuz etmeye karar vermiştir.

Kahrolsun yoz müzik!

Cem Karaca için, müzikal anlamda dönüştürücü bir kırılma noktası sayılabilecek bu yerli bakış-Türkçe duyuş aydınlanmasının ilk önemli verimi, 1967 yılında Apaşlar grubuyla halk âşıklarından Erzurumlu Emrah’ın bir şiirine yapılan Karaca bestesiyle ortaya çıkan “Emrah” şarkısıdır. Hikâye böylelikle başlar. Çok ilgi gören, popülerleşen şarkı, Karaca’ya halk tarafından Türkçe duymaya/söylemeye devam etmesinin beratını veriyordu aynı zamanda. Aranan kan bulunmuştu. Batılı formaları reddetmeden, sırtını Anadolu’nun zengin müzikal birikimine dayayıp, Türk sazlarını da kullanarak, “buraların müziğini” yapmak pekâlâ mümkündü. Derdini anlatabilmenin ve bunu Emrah şarkısıyla herkese gösterebilmenin şafağındaki has bariton bekçiydi artık o. Cem Karaca’nın müzik hayatındaki iki öğretmeni, iki kutbu, iki rehberi, bu güçlü sentezin künhünü açıklamaya yetiyordu aslında. İki isimden ilhamla örmüştü çünkü notalardan kozasını; Ruhi Su ve İlham Gencer. Birbirine benzemeyen, iki farklı ekolün temsilcileri addedilen iki usta isim, Cem Karaca’nın müzikal zenginliğinin yegâne tarifleriydi. Anlam’ını bulan Cem Karaca, türkülerin yanına “Resimdeki Gözyaşları” gibi şarkılarını da ekleyerek, 70’lere demini almış haliyle ulaşacaktı.

70’lere yeni grubu Kardaşlar’la yaptığı “Dadaloğlu” şarkısıyla sert bir giriş yaparak, yönünü değiştirmeden, yolunda yürümeye devam edeceğini ilan edecektir önce. Moğollar grubuyla çalışmaya başlayan Karaca, “Namus Belası”yla büyük ses getirdiği Moğollar’la da yolunu ayırır. Müzikal arayışların en hızlı dönüştüğü zamanlardır. 1974’te Dervişan grubuyla öykü-şarkısı “Tamirci Çırağı” ve “Yoksulluk Kader Olamaz” albümünü arka arkaya yayınladığında kariyerinin zirvesinde meşhur bir sestir artık. Dervişan dönemi kapandığında ise, zirve biraz sislenir. 

“Edirdahan” grubuyla yayınladığı rock opera olarak adlandırılan Safinaz plağının iç kapak fotoğrafında, arkadaşlarıyla birlikte poz verdiği duvardaki yazı ayniyle şudur; Kahrolsun Yoz Müzik. Bu albümün ardından, git gide sertleşen politik ortam ve kopan fırtınayla birlikte gelen 12 Eylül askeri darbesi Karaca’nın Almanya sürgününü başlatacaktır. Sürgün yıllarında, “Bekle Beni” (1982) ve “Die Kanaken” (1984 Almanca), 1987’deki yurda dönüşünü takip eden yıllarda ise; “Merhaba Gençler ve Her Zaman Genç Kalanlar” (1987), “Töre” (1988), “Yiyin Efendiler” (1990), “Nerde Kalmıştık?” (1992) ve “Bindik Bir Alamete” (1999) albümleriyle, Türk müzik tarihine bıraktığı silinmez izleri derinleştirerek, ölümsüzleştirmiştir.

Dinamitler, Jaguarlar, Apaşlar, Kardaşlar, Moğollar, Dervişan, Edirdahan, Johnny Quitar ve elbette durmadan piyano çalan o Ermeni komşu teyze. Buralardan geçen Cem Karaca’nın, 8 Şubat 2004 tarihinde İstanbul’da hayata gözlerini yumduğunda, alkışlarla değil tekbirlerle uğurlanması yönündeki vasiyeti, gürül gürül akan bir sevgiyle yerine getirilmişti. Dünyada onun kadar güzel, görkemli, içten “Allah yar ve Ömrüm” diyebilecek bir hançerenin varlığını tahayyül edebilmek zor. Şöyle düşünebiliriz; Türkiye’de doğdun ve Cem Karaca adında bir şarkıcının sesini duydun. Ondan güzel şarkılar dinledin. Ne büyük saadet! Onun boğazında yanan ateş, kanımıza karıştırdığı şarkılar ve ejderhaların eşlik ettiğine şahit olduğumuz karakteristik sesi, asla unutulmayacak. Buraların müziğini yapıp, bu toprakların şarkısını söyledi Cem Karaca. Sesindeki Türkiye’yi tanıyoruz. Rahmet olsun. Deniz üstü köpürür, hey canım rinna nay, rinna rinna nay! Ecel geldi erkenden hey canım hey!

 

Önceki Yazı

Dünü, bugünü ve yarını ile sinemada müzik

Sonraki Yazı

Tereddütün müziğini yapar Philip Glass 

Son Yazılar

Onun mirası tebessümü ve dostluğuydu

Şehit Mustafa Cambaz anlatılırken tebessümünden, kediseverliğinden, fotoğrafçılığından ve mücadelesinden bahsediliyor. Onun mücadelesi doğduğu andan başlıyor 15

Yazının nabzı vardır

Yazar Zeki Bulduk: “Yazı, yaşamaktan daha sahici geliyor bana. Yazıyı pek değiştiremeyiz ama anıları bile farklı