Bazı semboller insanın kaderi oluyor

22 dakikada okunur

Mardin’in hafızasını tarihin derinliklerinden gelen mitoloji ile yansıttığını açıklayan Amar Kılıç şunları söylüyor: “Şu an çağdaş sanatta genellikle kullanılan fenomenler nelerdir? Hep Yunan ve Roma mitolojisi üzerine kurulu ve onlar üzerinden bir üretim söz konusudur. Bu yüzden benim de üretim kaynağım kendi köklerim ve Mezopotamya mitolojisidir.’’

Amar Kılıç, Mardin’in kültürel hafızasını yeniden ele alıp farklı formlarla değiştirip tekrar şehre kazandırmayı amaçlayan sıradışı bir sanatçı. Kılıç, Mezopotamya’da yaşayan; Ezidi, Süryani, Kürt ve Arap halklarının kültürel ve geleneksel ritüellerinden olan “dek”i kendisine çalışma alanı olarak belirlemiş ve bu geleneğin son temsilcileri olan insanları fotoğraflayarak onların hikâyelerini anlatıyor. Bizler de Litros Sanat’ın bu sayısında tarihin derinliklerine böyle hoş bir konuyla demir atmak ve Amar bey ile konuşmak istedik. Amar Kılıç ile dek sanatının geçmişi, günümüzle kurulan bağı ve Mezopotamya kültür tarihine sunduğu renkliliğine dair muhabbet ettik.

Dek nedir ve nasıl tanımlayabiliriz?
“Dek” kelime kökeni olarak Arapçadır ve vurmak anlamına gelir. Mardin ve Urfa bölgesinde dek için dak ve veşm gibi iki farklı tabir kullanılır. Dek, Mezopotamya coğrafyasında Mena, Cezayir, Fas ve eski kaynaklarda Altay İskitlerinde görülmektedir. Kaynaklara göre ilk dek İsviçre sınırındaki Alplerde son Buzul çağından kalma Otzi adında bir buzul adamın 68 yerinde görülmüş. Kadim bir gelenek olan dek, kız çocuğu doğurmuş anne sütü ve ateş isi karıştırılarak iğne ile vücuda işlenmesi ile oluşur. Özellikle kız çocuğunun anne sütü tavsiye edilir, erkek çocuğu doğurmuş anne sütünden yapılmaz çünkü yapılan dövmeler kontrast, renk doygunluğu açısından iyi durmaz.
Yüzleri ve elleri mühürlenmiş insanlar!
Dek ile olan bağınız nasıl başladı?
Bu kültürün içerisinde doğdum ve küçüklüğümden beri deke ilgim vardı. Çocukluğumda çevremde yüzleri, elleri, vücutları mühürlenmiş insanları görüyordum. Ninemin bir sürü dövmesi vardı. Köye gittiğimizde diğer kadınlarda da görüyordum. Bir süre sonra bana sıradan gelmeye başladı. Benim için işin rengi fotoğrafçılığa başladıktan sonra değişti çünkü ben doğduğum topraklardan beslenen, buranın hikayesini anlamaya ve anlatmaya çalışan bir insanım. Onun için benim ilk başta öğrenmek istediğim şey Babil, Sümer, Asur mitolojisi ve Mitani kültürü oldu. Onun üzerine okumalar yaptım ve dövme konusuna yönelmek istedim. Aslında dek konusu fotoğrafçılar açısından çokça üzerine çalışılan, tüketilen bir konu. Ben de farklılık olsun diye o insanlarla sürekli iletişimi sıcak tutmaya çalışarak onlarla görüşmeye giderim. Hatta beni artık ailelerinden biri olarak görürler.
İnsan neden bedene müdahale etmek ister?
Dövmelerin sembollerinin anlamlarını sürekli kadınlara sorduğumda, belirli şeyler söylüyorlar ama mitolojiden de okuduğum şeyler var. Şunu farkettim; bu kadim geleneğin sembollerinin bilgisine şu anki insanlar sahip değil. Ne için yaptırdın? Güzellik için, kuvvet için, babam yaptırdı, kadınların bazısı “Allah bir çocuk verdiği zaman biz dövme yaptırıyorduk.’’ derlerdi. Onlar için bir kutlama, şereflendirme manasında veya çocukları ölmesin diye yüzlerine birer nokta yaptıranlar, bahtı güzel olsun diye avuç içine nokta yaptıranlar varmış. Bu totemin de alt referansında şu var; eskiden çok eşlilik fazlaydı. 2, 3, 4 eşlilik görünen bir durumdu o zaman için. Bunun da sosyolojik açıdan açıklaması ise herkes çok fazla çocuğunun olmasını istiyordu. Çünkü aşiret yarışı vardı ve ne kadar kalabalıksa o kadar nüfuz sahibisi olursun görüşü hakimdi. Kadınlar, bu yüzden avuç içine özellikle 3 nokta fenomenini yaptırarak kuma gelmesini engellemek düşüncesindelermiş. Ancak yaptığım çoğu görüşmelerde gördüm ki hepsinin üzerine kuma gelmişti.
Dekin mitoloji ile nasıl bir bağlantısı var?
İnsanoğlu her zaman gördüğü ve inandığı şeyi bir yerlere işlemiş. Mezopotamya coğrafyasında insanlar akrepten, yılandan veya başka bir şeyden korkuyorsa bunu vücuduna işlemiş ona zarar vermez düşüncesi ile. Makas, tarak, ayna fenomenleri Şamanlarda ve Veganlarda kullanılmış iken Mezopotamya kadınları da bu motifleri fazlasıyla kullanmış çünkü bu motifler güzellik göstergesiydi. O kadar fazla güneş ve ay motifi kullanılıyor ki bu yüzden ayın türlü türlü varyantları var. Bizim bölgemizde Sin olarak, Babil, Asur ve Sümerlerde ise Nanna diye geçen Ay tanrısını Mezopotamyalılar çok önemli bir yere koyuyor. Çünkü ondan önce büyük tanrıların hepsini vegane eden ve Mezopotamya’da büyük bir inanç etkisi oluşturan Ay tanrısı Sin ve onun Ay tanrıçası Lingal ile olan evliliğinden doğan aşk ve bereket tanrıçası İştar, Güneş tanrısı Utuş, Ay tanrısının çocuklarıdırlar. Bu üçü Mezopotamya’da öyle büyük bir hüküm sürdüler ki hâlâ İslamiyet’te, Ezidilik’te ve diğer dinlerde kullanılan motiflerde bunlar karşımıza farklı görünümlerde çıkıyor. Genellikle doğurganlık için Ay tanrısının sembolü yapılır ama şuan Harran’da Ay tanrısı Sin’in makamındaki semboller bazı kadınların elinde güzellik amacıyla da bulunuyor. Saha araştırmalarında “Neden dek yaptınız?” diye sorduğumda kadınlar güzelliğin farklı farklı tonlarını sayarak yapma amaçlarını anlatırlardı. Hatta “Bugünün kızlarının güzelliği nedir ki bizim bu dövmelerimizin güzelliği varken’’ diyerek güzelliğin kibrini naif bir şekilde ifade ediyorlar. Gerçekten yaşlı kadınlar dövmeleri ve yöresel kıyafetleri ile o kadar bütünleşikler ki “Güzelliğin kibri güzeldir” lafı demek geliyor insanın içinden. 10-12 yaşlarında göğsüne Yaşam Ağaçı yaptırılan teyze “Ben o ağaçla birlikte yeşerdim, onunla birlikte büyüdüm’’ diyor. O dövmeyi sahipleniyor ve o dövmenin hayatında farklı bir şey yaşattığına inanıyor. Evet, bunu kabul etmeliyiz bazı semboller belli bir süreden sonra insanın bahtı, kaderi oluyor. Çünkü sen artık o deklerin yaratığı kişisin.
Dekler birbirini tanımanın farklı bir yoludur
Dek günümüze kadar nasıl ulaştı?
Dekin taşıyıcıları bölgemizdeki Çingeneler yani Dom halkı ve bedevi Araplardır. Mardin’de Kürt ve Süryani toplulukları, Barak taraflarında Türkmen ailelerinden de yaptıranlar olmuş. Ancak Süryaniler daha az figür kullanmışken Arap ve Kürtlerde ise figürün yoğunluğu daha fazladır. Dek özellikle 50’li yaş üstü kadınlar da fazla iken 50 yaş altı insanda çok az var. Bunun nedeni bazı dini görüşlerden dolayı toplum bu kadim geleneği bırakmış. O dönemde ise bütün kadınlar dövme yaptırırmış çünkü herkes yapıyordu ve o günün modasıydı. Yapmayan için eksiklik sayılıyordu. Mezopotamya kadınlarının bunu sahiplenmesi çok güzel. Bazısı da dini referanslardan dolayı biz cahildik, bilmiyorduk diyerek pişmanlıklarını ifade ediyorlar. O zamanda insanlar ellerine, vücutlarının büyük bir kısmına yaptırıyorlardı ama bu yıllar içerisinde azalmış. Günümüzde artık tamamen yapılmıyor.
Sahada karşılaştığım durumlardan birisi de bazı sembollerin anlamlarını arıyorsun hiçbir şey bulamıyorsun. Ama çok güzel figürler var. Soruyorsun, bilmeden yaptırdık, diyorlar. Ama daha sonra başka bir bilgi geliyor. Eskiden kimlik yoktu, insanlar bir yerden bir yere gidiyordu ve ulaşım zordu. İnsanın başına bir şey geldiğinde nasıl tanınacak kimlik yok ne de olsa. İşte o zaman bu işaretlerle, bu sembolizm üzerinden birbiri ile haberleşmişler. Dövmesine bakıp bu kimdir, hangi aşirettendir, bunu buluyorlardı. Çünkü her aşiretin kendi medeniyetini, kendi tarihini ifade eden sembolleri vardı. Bugün nasıl şirketler ve kişiler kendi aidiyet gruplarına göre semboller, amblemler tasarlıyorlarsa insanlarda o gün bedenlerine işliyordu. Dekler birbirini tanımanın farklı bir yoluydu aslında.
Dek yapan insan özgür müydü?
Dek yaptıran teyzeler bir yere gittikleri zaman insanlar onlara garip bakıyor. Bu yüzden yaşamış oldukları sosyal dışlanma kötü bir durum ama neyse ki şu anki gençler bu geleneğe sahip çıkıyor. Bu gelenek yıllarca cahillik olarak yansıtıldı ve dövme yaptıran teyzeler ötekileştirildi maalesef. Kendimi şanslı görüyorum çünkü bu geleneğin son taşıyıcılarına yetişmeye çalışıyorum ve bu geleneğin ruhunu taşıyan son nesli fotoğraflıyorum. Aslında sadece fotoğraflarını çekmiyorum, onlarla bir de bağ kuruyorum, sık sık görüşüyorum. Onlarla iç içe olma duygusu çok güzel.

Deki anlamayan kökünden beslenmeyendir!

Çağdaş sanatla uğraşan bazı insanlar ‘dek’ten anlamıyorlar. Bu durumu kendi kökünden beslenmeme olarak nitelendiriyorum. Şu an çağdaş sanatta genellikle kullanılan fenomenler nelerdir? Hep Yunan ve Roma mitolojisi üzerine kurulu ve onlar üzerinden bir üretim söz konusudur. Bu yüzden benim de üretim kaynağım kendi köklerim ve Mezopotamya mitolojisidir. Bu mitoloji ile yeniden üretip, üretilen şeyi belgeleyip farklı bir forma sokma amacındayım. Ben sanat yaptım demiyorum ama yaptığım bu işleri birer tılsım olarak görüyorum. Üzerine çalıştığım sembollerin her birinin arkasında kadim bir bilgi birikimi var. İnsanlar da bu sembolleri bilinçli veya bilinçsiz üzerlerinde taşıyorlar. Bunları sanat alanına taşımak ise çok önemli. Türkiye’de dekin kıymetini bilen biliyor ama o kadar uzaktan bakıyorlar ki beğenmiyorlar. Bu da insanı kökten beslenip beslenmeme sorunsalına getiriyor. Özellikle Mardin’e bienal zamanında gelen yabancı sanatçılar deke büyük bir değer atfettiler. Atfedilen değeri vurgulamak istiyorum çünkü bu işler “evrensel işler” ve ben özellikle çalışmalarımda oryantalizme düşmemeye çalışıyorum. Var olanı manasını bozmadan farklı formlarda göstermeye çalışıyorum.. Ayrıca böyle bir kanı da var: sanatla uğraşan insanın illa yüzünün bir yere dönük olması bekleniyor. Ama benim yüzüm Yunan mitolojisine de Babil, Sümer mitolojisine de dönüktür. Çünkü bu topraklara Romalılar da gelmiş, bir sürü şey de öğrenmiş ve Batıdan bir sürü şey de getirmişlerdir.

Dek medeniyetler için bir referans oluyor

Dek sanatını kültür sanat açısından nasıl değerlendirebiliriz?
Bazı kadınların ellerinde gördüğümüz dövme figürleri bir sanat performansıdır aslında. Adeta bir sanat abidesi olarak geziyorlar. Bedene işlenen bazı motifleri ayrıca mimaride de görüyoruz. Taş mimarisi mi onlardan etkilenmiş, onlar mı taş mimarisinden etkilenmiş, bilmiyoruz. Ama bugün dövme sanatı varsa eğer dek de kadim geleneğe sahip bir sanattır o zaman. Deki yapan insanlar böyle alelade insanlar değil. Bunu hakikaten yapan uygulayıcılar vardı. Bu uygulayıcıların karşılığı nedir? O zamanın dövme sanatçılarıdır. Çünkü onu teknoloji olmadan o kadar incelikli işlemek, leke dağılımını bedende işleyip dengede tutmak kolay değildir. Çünkü yaptın ve bir daha silinmeyecek. Saha çalışması yaparken görüş aldığım teyzelerden birinin el ve yüz kısmındaki dövmelerinin fotoğrafını çekerken bacaklarındaki dövmeleri fark ettim. Bugüne kadarki çektiğim dövmelerden daha farklı. Semboller aynı ama teyze dövmesine kendi yorumunu da kattığından, semboller normalden daha büyük ve daha fazla. Ellerindeki dövmelere bakıyorum çok incelikli ama bacaklarındaki dövmelerde ise güneş, oklar ve bu okların kavuşum noktaları var. Kendisine bu farklılığın nedenini sorduğumda ise “Eşim askerdeyken ona hasrettim, bekliyordum. O gelecek, güneş açılacaktı. Onu her özlediğimde ise bacağıma güneş ve oklar yapardım.’’ Yani bedenini bir resim defteri gibi kullanmış. İşte bu bir sanatçı değil midir? Benim gözümde çok büyük bir sanatçı ve büyük bir performanstır da. Çünkü bedeninde yaptığını yaşıyor. Bu insanların dövme ile kurdukları bağ da sanat değil midir? Ayrıca bu motifler günümüz sanatçılarına ışık tutuyor. Sanatçılar üzerlerine çalışarak kendi köklerine ulaşmaya çalışıyor. Ve üzeri tozlu olan medeniyet için bir referans oluyor. Nasıl bugün Yunan Tanrıları fenomenleri üzerinden iş üreten sanatçılar oluyorsa, dekle ilgilenen insanlar olarak da bizde bir şeyler üretmeye çalışıyoruz.

Önceki Yazı

“Gül yetiştiren adam”a veda cümleleri

Sonraki Yazı

Kameranın doğru yerini arayan yönetmen: Erden Kıral

Son Yazılar

Tiyatro asla ölmez!

Deneyimli tiyatro oyuncusu Kerem Atabeyoğlu, teknolojinin gelişmesiyle tiyatroların öldüğü şeklinde yapılan yorumlar için net konuştu. Tiyatroya