Gecikmiş bir festival yazısı

12 dakikada okunur

Hey gidi hey… 42. İstanbul Film Festivali geldi geçti. Festivale dair izlenimlerimin yer alacağı devam yazısı ise halen tamamlanmadı. Sevgili okur, arada bir size verilmiş yazı sözünün peşinden koşun. Biz de bir sürü metin düzenlerken kendi yazılarımızı unutmayalım. Unutmak demek de haksızlık olur. Çünkü yazmayı planlayıp yazmadığımız her yazı bizim aklımızda bir çentik gibi durur. Durdukçada büyür. Neyse, festivale dair yazının devamı bir editörün veryansınlarına dönmesin. İstanbul’un köklü festivallerinden İstanbul Film Festivali yoğun bir programla bitti. Uluslararası anlamda Berlin Film Festivali’nde; yarışan, ödül alan, gösterim yapan birçok film, festivalde yer aldı.

 

Gösterim programında yer alan filmlerin seyircideki karşılığı olumlu ya da olumsuz olmak üzere genellikle belli bir çizgide oldu. Festival kapsamında düzenlenen endüstri bölümü “Köprüde Buluşmalar”da da yapım atölyeleri düzenlendi. Work in Progress, Film Geliştirme atölyelerinde projeler destek almak için yarıştı. Usta yönetmen Semih Kaplanoğlu’nun da yeni projesiyle bu atölyelerde yer alması dikkat çekti. Usta yönetmenlerin film geliştirme atölyelerinde ve  forumlarda yer alması ayrı bir tartışma konusu.

 

İstanbul Film Festivali özelinde festivallerimiz genelinde ulusal yarışma filmlerinin ahvaline dair tablomuz değişmiyor. Tamamlanmamış senaryolar, ham kalmış fikirlerle dolu filmler izliyoruz. On filmden ikisi iyi olsa üçü de orta derece olsa mutlu olabiliyoruz. Ulusal yarışma filmlerinin yanı sıra ulusal belgesel filmleri ise yüzümüzü daha çok güldürüyor son zamanlarda.

 

O zaman festivalde izlediğim diğer filmlere dair izlenimlere geçelim…

 

  • Yüzleşme (Yönetmen: Filiz Kuka)

Hasta bir annenin ölümü sonrasında acının yanında ne hissedilir? Bir rahatlama hissi gelir desek çok mu yanlış olur. Ölen acısından kurtulur, ona bakanlarda o acılı, yorucu süreçten. Hızır, uzun zamandır hasta olan eşini kaybeder. Evin büyük kızı Hatice annesinin ölümü sonrasında onun son zamanlarında yanında olan hemşire Evrem’e bir teşekkür etmek ister. Bu teşekkür ziyareti onun dünyasını alt üst edecektir. Evren annesini kendisinin öldürdüğünü söyler. Hatice öğrendiği bu gerçekle ne yapacağını bulmaya çalışır. Kendine saklamayı düşünür. Sonra ortanca kardeşine söyler. Evren’le yüzleşir. Ama babasıyla, abisiyle, kız kardeşiyle yüzleşmek o kadar kolay olmaz. Filmin bocalamaya başladığı noktada burada başlar. Bu yüzleşmenin muhattabı kimdir? Bir aile hesaplaşması yapılmaya çalışıldıysa, başarısız olunduğunu söylemek gerek. Büyük evlatın hesaplaşması ise bir nevi bir şey anlatılıyor denilebilir. Her halükarda filmin bir sürü boşluğu kendini gösteriyor. Yönetmenin ilk uzun metrajı. Süresini uzatmadığı için ve iyi castı için tebrik etmek gerek.

  • Iguana Tokyo (Yönetmen: Kaan Müjdeci)

Bir yönetmenin ilk filminin çok iyi olması sonraki işlerini hem çok merak ettirir hem de beklentiyi yükseltir. “Sivas” sonrası “Iguana Tokyo” filminin çalışmaları duyulmaya başlandığı andan itibaren Kaan Müjdeci’yi bekleyen kaderde buydu. İlk olarak 59. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde gösterildi. Gelen yorumlar beklentiyi yüksek tutmamaya yönelikti. Öyle de oldu. Aile, iletişimsizlik ve oyunların hayatımız üzerindeki etkisini anlatan filmin konusu oturmamış diyebiliriz. Sinematografik anlamda güçlü olduğu inkar edilemez. Saadet Işıl Aksoy ve Ertan Sabanlı kadrosuyla Japonya’da geçen film farklı bir seçim olarak öne çıkıyor. Ne anlatıyor derdi nedir diye sorduğumuzda cevapsız kalıyor. Uzun süren kurgu aşamasının da filmin kaderini etkilediği ortaya çıkıyor. Sivas’tan Japonya’ya uzanan Müjdeci’nin bakalım yeni filmi nerede olacak?


  • Kavur (Yönetmen: Fırat Özeler)

Belgeseller festivallerde yüz güldürenler oluyor. “Kavur” da o belgesellerden biri. Fırat Özeler’in ilk filmi özelliği taşıyan belgesel festival yolculuğuna Rotterdam Film Festivali’nde başladı. Olumlu yorumlar aldı. Festival biletleri ilk günden tükendi. Sinemamızın auteur yönetmenlerinden Ömer Kavur’u anlatan belgeseli farklı kılan yönetmenin içindeki o insanı ve o insanın yalnızlığını anlatıyor olması. Fırat Özeler bize yönetmen Ömer Kavur’u anlatmıyor. Ailesiyle kendine has aidiyet sorunları olan, kendi içindeki yalnızlıkla baş etmeye çalışan, kendine has bir sinema yapmak isteyen Ömer’in çıkmazlarını, sorularını anlatıyor. O anlattıkça biz onu tanıyoruz. Tanıdıkça hem ona üzülüyor hem de ona yakın hissediyoruz. Binbir duyguyla filmden çıkıyoruz.


  • Bars (Yönetmen: Orçun Köksal)

“Bars”ın ne demem gerektiğini bilmediğim bir film olduğunu baştan belirteyim. Başarısız bir ilk filmle karşı karşıyayız. Teknik anlamda güçlü ama senaryo ve karakterler anlamında zayıf. Geliştirilmesi gereken birçok yeri var. Filme dair direkt yorumlara geçince konuyu atladık. İki zoolog olan Emre ve Veysel soyu tükenmiş parsı aramaktadır. Türkiye’yi belli bir rotaya göre arşınlarlar. Ama arşınladıkları yolda ne bulacakları meçhuldür. Bu yolda çeşitli zorluklar yaşarlar. İki farklı karakterde, bakış açısında olan Veysel ve Emre ile doğu batı ikilemi de anlatılmaya çalışılıyor bir nevi. Ülkemizin kronik sorunlarına bir selam çakılıyor. Ama bu arayışın temeli boşlukta kalıyor. Kaldıkça film içinden çıkılmaz bir hâl alıyor.


  • Bir Tutam Karanfil (Yönetmen: Bekir Bülbül)

Yerli mülteci filmlerimiz arasında gururla gösterebileceğimiz bir filmimiz oldu. “Bir Tutam Karanfil” sınıra doğru ölülerini götürmeye çalışan bir dede torun hikâyesini anlatıyor. Dede sert, suskun, öfkeli ve inatçı. Torun suskun, özlem içerisinde ve bir çocuk. Aynı yası farklı biçimlerde yaşıyorlar. Bu yolda karşılaştıkları herkes ise onlar yerine konuşuyorlar. Onlar konuştukça aslında ölümle daha doğrusu yaşamadığımız ölümlere bakış açımızı ortaya koyuyor. Film ilerledikçe o yas bizi içine alıyor. Aldıkça ölüme dair düşüncelerimiz değişiyor, derinleşiyor. İnsanın kendi içine doğru bir yolculuğa çıkıyoruz bir nevi. Süresinin uzunluğu bir handikap olsa da verdiği ve hissettirdiği yol hissi bizi etkiliyor.


  • Cam Perde (Yönetmen: Fikret Reyhan)

“Sarı Sıcak” ve “Çatlak” filmleriyle dikkatleri üzerine çeken Fikret Reyhan’ın yeni filmi “Cam Perde” görücüye çıktı. Aile kavramını incelemeye devam eden Reyhan bu sefer kamerasını boşanmış bir kadın olan Nesrin’e yöneltiyor. 4 yaşındaki oğluyla birlikte yaşayan Nesrin bir yandan çalışıyor bir yandan da boşandığı eşiyle uğraşıyor. Bunların yanında yeni bir ilişki içerisinde de mutluluğu arıyor. Nesrin’in sıkışmışlığı film boyunca ilerliyor ve genişliyor. Bir kadının kendi varlığının sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiği tartışmaya açılıyor. Açıldığı noktada Reyhan bir cevap veriyor. Ama bu cevaba fazla anlamlar yüklemiyor. Bu döngünün kendi içinde bir şekilde hep devam edeceğini söylüyor.

Önceki Yazı

Dijital platformlarda kılıçlar çekildi

Sonraki Yazı

Sessizliğin sanatı

Son Yazılar

Şehir, mimari ve sanat

Hepimizin ortak derdi olan hususlarla ilgili birkaç soru soralım; Mimarlık eğitimi ülkemizde bu kadar geliştiği halde