10 adımda çocuğa göre edebiyat

5 dakikada okunur

8) Didaktik metinler ve idealize edilmiş kahramanlar ortaya koymak

Çocuk edebiyatını doğuran reflekslere baktığımızda, matbaanın yaygınlaşmasıyla birlikte okuryazarlık oranının yükselmesinin ve yazılı kaynaklara olan ihtiyaç artışının, çocuk kitaplarına olan talebi de beraberinde getirdiğini görüyoruz. Sebebin yalnızca bu olduğunu söyleyemeyiz elbette. Çocuk öznenin, kilisenin okuttuğu kitapları okumak istememesi, modern anlamda çocuğunun yeni yeni tanınmaya başlanması gibi pek çok farklı etmen sıralanabilir.

Peki başlangıçta ne vardı? Bu sebeplerin nihayetinde ortaya çıkan eserlerde, hep bir aktarım ve öğretme çabası vardı. Başlangıçların acemiliği ve belki de eksikliği diyelim, ortaya çıkan yayınlar, kökteki bu güdümlü çabanın ötesine gidemedi. Çocukları hayata hazırlamak ve onlara bir şeyler öğretmek gayreti, her defasında sanatı ıskaladı. Çocuklar için üretilen bir şeyin, çocuğun tarafında olmaması handikabı ilk kitaplardan bu zamana dek süregelen bir sorun. Bu zamana dek, diyorum çünkü gelişimsel anlamda büyük bir ivme yakalansa da tam anlamıyla bir sıyrılmadan söz etmek mümkün değil. Halen başı sonu belli, okuruna düşünmesi ve hayal etmesi için boşluk bırakmayan, temelde güdümlü çabalarla ortaya çıkan metinlerle karşılaşıyoruz. 

Çocuk edebiyatının özünde iknaya yönelik niyet ve aktarım çabası olduğunun kabulüyle yine de sormak isterim: Deneyim yönünden eksik çocuk öznenin, arzuladığı şey yalnızca öğrenmek midir? Onunla aynı yolu adımlamaya, çocuğu gerçek anlamda tanımaya ve sanatsal ihtiyaçlarını fark etmeye ihtiyacımız yok mu? “Şiir fikirlerle değil, kelimelerle yazılır,” diyen Mallarmé, düşünceyi tamamıyla rafa kaldırmayı mı ifade eder, yoksa salt bu içgüdüyle yola çıkmamayı, düşünceyi estetize edebilmeyi mi?

Bunları, alana emek veren hemen herkesin üzerinde durup düşündüğü ve kendi cevabını verdiği sorular haline getirebilmeyi başarabilirsek pek çok şey değişebilir. Çünkü aksi olduğunda, kuru bilgiye belki de en az ihtiyacımız olan enformasyon çağında, karşılaştığımız şey, bundan fazlası olmuyor.

Peki bu, çocuk edebiyatı metinlerinin hiçbir şey söylemeyeceği, aktarımının olmayacağı anlamına mı geliyor?

Walter Benjamin’in o meşhur “Hikâye Anlatıcısı” makalesindeki gerçek hikâyeye dair vurgularını bir kez daha, tam da burada hatırlamakta fayda var. Benjamin, her gerçek hikâyenin temel özelliğinin kimi zaman ahlak dersi, kimi zaman nasihat, kimi zaman bir düstur da olsa mutlaka bir aktarım olduğunu vurgular. Sanat, bunun nasıl yapıldığıyla ilgilidir. Sanatın doğduğu yer, tam da burasıdır.

Çocuk özne, pek tabii bir şeyler öğrenebilir ama bu, başlangıçta tasarlanan bir amaca dönüştüğünde sanat ıskalanabiliyor. Kaldı ki çocuk edebiyatı eserlerinde kullanılan grafik tasarım düzeni, renk tercihleri, illüstrasyonlar, metnin tonuna göre değişen fontlar bile bir anlam taşır. Bunu bilerek ve en büyük göstergenin okur olduğunu daima hatırda tutarak farklı argümanlar geliştirmeye, bugünün çocuğunu tanımayıp ona alternatifler sunmaya ihtiyacımız var. 

Önceki Yazı

Her şeyi beklemek güzel değildir

Sonraki Yazı

Müziğin yurdu, müziğin yeri

Son Yazılar

Bir değirmendir bu dünya

Muhtârî’nin “Men be-pây-ı hod in hatâ kerdem/Tâ be-destâ renc gestem âsiyâb” (Ben kendi attığım yanlış adım