“Dostlar Beni Hatırlasın…”

10 dakikada okunur

25 Ekim 1894 tarihinde, annesinin çalıştığı tarlada dünyaya gelen Âşık Veysel, “dostlar beni hatırlasın” tekrarlı şiirini, göçünden sonrası için bir yadigâr olarak bırakmıştır. O’nun bütün hikmetli sözleri de öyledir ama bu şiir, özellikle “baki kalan bu kubbede hoş bir sada imiş” kabilindendir. Şair’in bütün şiirlerini toplayan Ümit Yaşar Oğuzcan’ın kitabına da ad olan bu şiir, dünyanın gerçeğini en sade ve güzel biçimde anlatır. İnsan gider, eseri kalır. Herkes bu denî dünyada yaptıklarının toplamından ibaret bir fotoğraf bırakır. Esasen, ârifler, ölüm meleği Azrail’in de, her insana, amellerinin toplamının ortalaması bir suretle geleceğini söylemişlerdir. Bu, bir bakıma, “nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz” haberinin de içerdiği bir sırdır. Ölüm, daima ötekinin ölümüdür. İnsan, düşünürün dediği gibi, “bir ölümlü olarak kendi ölümünü ölür.” “Her can mutlaka ölümü tadacaktır” haberi, ilginç bir biçimde, ölümün tadılan yani aslında zevk edilen bir hal olduğunu ima etmektedir. Fakat insan ölümü anlatamaz. Anlattığı, başkasının ölümüdür. Yine düşünürün dediği gibi, “ölüm deneyimlenemez.” Çünkü deneyimlenen şey, anlatılabilendir. “Lezzetleri acılaştıran ölümü çok anınız” denilmiştir. Âşık Veysel’in bütün şiirlerinde, atası Yunus Emre gibi, ölüm, dünya zindanından ahiret bostanına geçiş olarak nitelenir. Can, kafesten kurtulmaktadır :

Ben giderim adım kalır
Dostlar beni hatırlasın
Düğün olur bayram gelir
Dostlar beni hatırlasın

İnsan gider, adı-sanı kalır. Güzel, güzellikleriyle anılır ve daima yüceltilir; çirkin, çirkinlikleriyle hatırlanır, sürekli lanetlenir. İnsan, eylemlerinden ibarettir. İnanmak, yapmaktır. Bu yüzden Kuran’da iman etmekle salih amel (güzel eylem) birlikte kullanılır.

Can kafeste durmaz uçar
Dünya bir han konan göçer
Ay dolanır yıllar geçer
Dostlar beni hatırlasın

Veysel, hayırlı bir halefi olarak Yunus Emre’nin mecazını yeniden söyler : “Can kafeste durmaz uçar…” Yunus Emre’nın deyişini hatırlayalım : “İşbu söze Hak tanıktır, bu can gövdeye konuktur, bir gün olur uçar gider, kafesten kuş uçmuş gibi…”

Ruh kuşu, dünyada beden kafesinde tutsaktır. Aslolan candır ve o, Rahman’ın soluğudur. Yoksa insan, kemik, kan ve kıldan ibarettir. İnsana, insanlığını veren, Rahman’ın ona emanet ettiği ruhtur. “Niyazî’nin dilinden Yunusdurur söyleyen, herkese bir can gerek, Yunusdurur can bana” diyerek Türk dilinde irfanî şiirin yol açıcısı Yunus Emre’den can aldığını söyleyen Hz. Mısrî, son şiirlerinin birinde şöyle der : “Gökte uçarken seni indirdiler, çar anâsır bendlerine urdular, nur iken adın Niyazî koydular, şol ezel ki itibarın kandedir.” İnsan, dünyaya gelerek bir düşüş yaşamıştır. Dünya, denî, aşağı demektir. Aşağı alemlerin en aşağısıdır. Dünyaya gelmek, bulanmaktır. İnsan bulanık olan dünyada durulmak üzere bulunmaktadır. Ruh, mahpustur, ölümle bu tutsaklıktan kurtulur.

Dünya bir handır. Başka bir şiirinde dünyayı “iki kapılı han”a benzeten Veysel, dünyanın geçiciliğini sıklıkla hatırlatır. Dünya handır, orada ebedî kalınmaz, geçip gidilir, ay dolanır, yıllar geçer ve bir gün saat durur. Şair’in dediği gibi, “rüzgâr bir gün durur ve hayatla ölüm arasında sallanıp duran saati susturur.” Dünya yaşamının faniliğini ve ölüm rüzgârının bir gün hayat saatini durduracağını pek çok şiirinde anlatan Veysel, sonraki bentte bunu tekrar vurgular :

Can cesetten ayrılacak
Tütmez baca yanmaz ocak
Selam olsun kucak kucak
Dostlar beni hatırlasın

Canın çekildiği varlık artık cesetten ibarettir. Soğuk, sessiz, kaskatı, taş gibi… Oysa az önce duyan, düşünen, acı çeken, sevinen bir varlıktı. Can kuşu kafesten uçunca beden soğur ve ifade donar. Ölüm, ifadenin donmasıdır. Dil susar, yüzdeki ifade de donar. İnsan, bir bakıma “hayvan-ı nâtık” olduğundan dil donunca hayatiyetin en belirgin vasfı da yok olur. Ölüm, geride bir kaos bırakır. Baca tütmez, ocak yanmaz olur. Ölüm enkazının altında kalanlara selamet dilemekten başka yapılacak bir şey yoktur.

Ne gelsemdi ne giderdim
Günden güne arttı derdim
Garip kalır yerim yurdum
Dostlar beni hatırlasın

Dünyaya gelen her ruh, kendi acısının taşıyıcısı olarak bizatihi sanatkârdır ve derdi sürekli artar. Varoluşun ağırlığını ima eden, “günden güne arttı derdim” mısraı, bize aşktan da söz etmiş oluyor. “Geceler ta subha dek, inletir bu dert beni” der Hz. Mısrî. “Dert”ten kasıt, aşktır. Dünyadan giden canın yeri yurdu garip kalır. Ayrılık, ruhsal bilinci parçalar. Geride kalanlar için artık, gidenin hatıraları acıtıcıdır.

Açar solar türlü çiçek
Kimler gülmüş kim gülecek
Murat yalan ölüm gerçek
Dostlar beni hatırlasın

Şiirin berceste mısraı belki de budur : “Murat yalan, ölüm gerçek.” Başka bir şiirinde Veysel, “Dünyada tükenmez murat var imiş, ne alanı gördüm ne murat gördüm. Meşakkatin adın murat koymuşlar. Dünyada ne lezzet ne bir tat gördüm” der. Doğmak, ölmek, çiçeğin açması ve solması gibidir. Gerçek olan ölümdür. Sezai Karakoç’un sözünü hatırlayalım : “Bütün çabamız bir ölüye çıkmak içindir.”

Gün akşamlıdır. Hangi günü gördün akşam olmamış :

Gün ikindi akşam olur
Gör ki başa neler gelir
Veysel gider adı kalır
Dostlar beni hatırlasın

Ölümü akşama benzeten Şair, başa gelenin ve gelecek olanın bilinmezliğine gönderme yaparak bir niyaz gibi dizeyi tekrarlar : Dostlar beni hatırlasın. Kuşkusuz, dostları Veysel’i daima hatırlayacak, gelecek kuşaklar O’nu sevgiyle anacaktır.

Önceki Yazı

Romanımdaki Tüm Karakterlerde Varım!

Sonraki Yazı

Çamurlu Erdem

Son Yazılar