Çift yataklı hikâyelerin peşinden

5 dakikada okunur

Zihinde yuvalanan ve hiç susmayan ötekinin hikâyesi, kaybolup tekrar işitilen öteki sesler, birbirini tekrarlayan tekrarlar, zamansal sıçramalarla örülü distopik evren, fragmenter yapı, şimdi ve gelecek, devrim ve yenilgi, muğlaklık ve özdenetim, ipuçları ve onları izah eden açıklayıcı seslerle çerçevelenmiş bir evren Hep Peşinden.

Mustafa Aplay’ın ikinci kitabı, aynı zamanda ilk romanı olan Hep Peşinden’i okurken zihnimde sayıklama halinde beliren ilk kırpıntı kelimelerdi bunlar. İyi fikir, biçimsel bir yenilikle birleştiğinde, okurun kendini “farklı” bir okuma deneyiminin içinde hissetmesi kaçınılmaz oluyor. İhtiyacımız olan taze kan biraz da bu değil mi? Var olan hikâyeleri, biçimin olabildiğince zorlandığı, genç ve dinamik metinlerle verebilmek; böylece içinde acemiliği, uyumsuzluğu barındıran fakat acemi olmayan metinler üretebilmek. İşte bu güzel olan.

Maçtaki doksan dakikanın bulmaca kutucuklarıyla verildiği metinde, yaşamın özüne ve insanın kendisine dair ayrıntıların, futbol sahasındaki tezahürünü görüyoruz bir nevi. Üstelik kitabın başından sonuna dek, bu yansımanın çeşitli şekillerini takip edebilmek mümkün. Daha başlangıçta, futboldaki stoper ikilisinin arasındaki ilişki, birbirlerine hikâyelerini emanet eden, zihinlerinde çift yataklı iki hikâyeyi barındıran kişilere benzetiliyor. Bu noktada anlıyoruz ki dinleyeceğimiz hikâyenin, burada anlatılarla bir ilişkisi var.

Hikâyenin lineer bir düzlemde değil de parçalı bir yapıyla ilerliyor oluşu, metne verilen dikkati ve ayrı ayrı yataklardan akan hikâyeleri takip edebilme becerisini ister. Okur, tam da bu yüzden tetikte olmalıdır. Böylelikle, “hep peşinden” gideceği kurgusal atmosfere dahil edilir. Peki, kendi içinde tutarlılığı olan fakat ayrı yataklardan ilerleyen bu hikâyeler, okurun zihninde bir bütün oluşturabilir mi? Aplay buna şöyle yanıt veriyor, “Çok zor bir şey zamanlararası sıçramak. İşler karışabilir ama kimin umurunda? Bu bulmaca kutucukları bile mesele değil. Aklımda tek şey var: Sana hikâyemi anlatıp sessizce ve tebessümle onun yanına…”

Yalnızca anlatılmak isteneni anlatan, biçimin sınırlarını zorlarken bunun karşı taraftaki yankısıyla ilgilenmeyen postmodern yazar izlenimi veriyor bu cümleler, fakat metnin genelinde hissedilen bu değil. Esasında, anlaşılmamaktan ürken bir yazar var karşımızda. Romandaki sıkı özdenetim ve hemen her şeyi paranteze alma itkisi belki de bunu düşündüren. Yazarın zihninde, yazılmış olanın izahına ve temellendirilmesine yönelik bir pencerenin daima açık olduğundan söz ediyorum. Zekice kurgulanmış, kendine anlamsız değil, sabırla ve manayla bir yatak oyan eserde, okura karşı güvensizlik hissi uyandırıyor bu tavır. Karakterin zihninden iki ayrı hikâyenin aktığını, ancak bunu herkesin fark edemediğini daha en başta, henüz bu ikili bilinç akışıyla karşılaşmadan yazarın cümlelerinden öğreniyoruz. Hiçbir noktalama işaretinin kullanılmadığı paragrafın sonundaki “noktasız insan” tamlaması, biçimsel tavrın, bir kez de kelimelerle vurgulanma çabasını düşündürüyor.

Biçim, biçimi destekleyen dil ve içerdiği katmanlı yapı üzerine daha uzun yazmak isterdim fakat toparlamalıyım: Öykünün imkânlarından faydalanan, fakat romanın sahip olduğu derinliği ıskalamayan, yenilikçi ve dikkati hak eden bir roman Hep Peşinden.

Önceki Yazı

Mahkemede cümbüş var!

Sonraki Yazı

Güllerin içinden; Özkan Uğur

Son Yazılar

Şehir, mimari ve sanat

Hepimizin ortak derdi olan hususlarla ilgili birkaç soru soralım; Mimarlık eğitimi ülkemizde bu kadar geliştiği halde