Gâlib Dede’nin gecesi

5 dakikada okunur

Bir düş: Gâlib Dede Sütlüce’deki evinden Haliç’in sularına bakarak Hüsn ü Aşk’tan imgelemimize unutulmaz bir şekilde dolunaylı bir gecede yerleşen şu beyitleri mırıldanıyor: “Mânend-i Bilâl-i sâhib-irfân/ Nûr-ı siyeh içre nûr-ı îmân, / Gûyâ o şeb-i şeref-meâsir/ Veysü’l-Kâren idi nûrı zâhir”

Hüsn ü Aşk’ı klasik yapan önemli bir unsur hem Şark’a hem de Garb’a ait metaforları içeriyor olması değil midir? ‘Nûr-ı siyeh’ metaforu Batı şiirinde karşımıza ‘kara güneş’ olarak çıkar. Bir kök metafor olmak bakımından ‘nûr-ı siyeh’i hem nûr-zulmet paradoksu hem de melankolinin kara güneşi bakımından zihnimize “Mânend-i Bilâl-i sâhib-irfân / Nûr-ı siyeh içre nûr-ı îmân” ve “Nûr-ı siyeh olsa pâre pâre / Etmem ben o zülfe istiâre” kısımlarında yerleştirir. 

Âsaf Halet Çelebi’nin Nûrusiyâh şiirinin, Hüsn ü Aşk’ı deyiş yerindeyse metinlerarasılığın ‘palimpsest’ dolayımında yeniden üretme çabası olarak ortaya çıktığını, Nerval ile Gâlib Dede’yi ustaca buluşturuyor. “İnna lillâhi seb’îne elfi hicâbin min nûrin ve zulmetin.” (Muhakkak Allah, yetmiş bin nûr ve zulmet perdesi arkasında gizlenmiştir.) ifadesinin hikmetini, Şebüsterî ve Lâhicî‘de karşılaştığımız nûr-zulmet paradoksunu, metnin o esrarlı labirentini, sükût âlemine doğru yolculuğu ve tüm bunların derinindeki duyguyu keşfetme çabası, eseri benzersiz bir klasik yapmaya yetiyor dersek mübalâğa etmiş sayılmayız.

(Bir düş daha: Gâlib Dede de nûrusiyâh’a ağlıyor.)

Aslında Gâlib Dede’nin Hüsn ü Aşk’ı ‘mutlak haldeki nûr’un bir mecazı gibi gelmiştir daima bana, gözlerimi kamaştırmıştır benim ve böylece bir ‘zulmete’ dönüşmüştür. Yani bir bakıma ‘kara güneş’e ya da eserde geçtiği şekliyle ‘nûr-ı siyeh’e. Nûr-zulmet paradoksunu, ben, diyebilirim ki Gülşen-i Râz’dan ziyade Hüsn ü Aşk ile kavramışımdır.

Öyle sanıyorum ki Ahmet Hâşim’in ‘güneş’i ‘melankolinin kara güneşi’ idi. Kristeva’yı okuyunca bunu hissettim. ‘Kara güneş’, nûr saçmıyor onda, her şeyi kuşatmıyor, gözü kamaştırmıyor. Şebüsterî şöyle diyordu: “Tanrı’nın pek parlak, pek nûrlu zâtına karşı aklın nûru, güneşe bakmaya çalışan göze benzer. Göz güneşe bakmaya kalkıştı mı, kamaşır, kararır, bir şey görmez olur. Fakat bilsen… Karanlık Tanrı zâtının nûrudur. Âb-ı hayat, o karanlık içindedir. O kara nûr ancak göz nurunu alır. Sen bakışı bırak… Zâten burası bakış yeri değil…” Hâşim’in ‘güneşi’ dilin gurubunda doğuyor ve hemen batıyor. Gâlib Dede’nin güneşi ise Ahmet Hamdi Tanpınar’a “Bir gül bu karanlıklarda” dedirten sırra sahip; Mişkâtu’l Envâr’a…

(Son düş: Kuyuya düşen Aşk binlerce gül yüzlü güneşle karşılaştı derinlerde.)

Bu karanlıklarda ‘Esrâr’ını bir gülden alan nûr gibi şimdi Gâlib Dede, gönlümüze saçılıyor…

 

Önceki Yazı

Sinemamız layık olduğu yerde değil

Sonraki Yazı

Kendi içimdeki Toprak’larla tanışıyorum

Son Yazılar

Şehir, mimari ve sanat

Hepimizin ortak derdi olan hususlarla ilgili birkaç soru soralım; Mimarlık eğitimi ülkemizde bu kadar geliştiği halde