Ayakkabıları neden ters giymeli?

5 dakikada okunur

“İnsan düşünürken dilencidir, düşlerken Tanrı.” diyor Hölderlin.

O deli damgası yemiş bir sanatçıydı, ressam Fikret Mualla gibi. Sanatçıların yaratıcı ruh hallerinin, dehalarının genele uymayışı onların farklı algılanmasına, isimlendirilmesine, kodlanmasına, damgalamasına yol açıyor. Oysa şimdiye kadar bütün kargaların siyah olduğunu görmem şimdiden sonra beyaz bir karga görmeyeceğim anlamına gelmiyor. Sanatçı beyaz kargaları görendir. Göstermeye kalkışınca elbette delilikle damgalanacaktı. Bizler hakikati hep kendi göz hizamıza indirgemekle maluluz. Başka bir uzay mekanda, başka yetilerle donatıldığımızda konuşmaya bile ihtiyaç duymadan, telepatik bir yöntemle veya hayal edemeyeceğimiz şekilde iletişim kuracağız belki. Dil üstü bir dil. 

Şu hayatta herkes biraz Hölderlin, Fikret Mualla olmadı mı? Çocukluğumda ayakkabılarımı neredeyse hep ters giydim. Sıklıkla uyarılırdım. Bir kez öğretmenim de uyarmıştı, birinci sınıfa gidiyor olmalıydım. Özellikle o an hafızamda kayıtlı. Ayakkabılarımı ters giyiyordum çünkü bana ters gelmiyorlardı. Bakıyordum ve insanlara neden ters geldiğine hayret ediyordum. Belki bugün kurmaca metin yazarlığımın da bir işaretiydi o ayakkabıları ters giymek. Herkesin, her şeyin tek tipleştiği, aynı tadı verdiği, aynı hizaya sokulduğu çağda aynîleşmemek adına yaptıklarımız bile bizi aynîleştiriyorken ayakkabılarımızı ters giymekte ısrar etmeliyizdir belki. Belki ben de ayrıksı ruhumun başkaldırışıyla, inatla ayakkabılarımı ters giymeye devam etmiştim. 

Düşlemek ve düşünmenin temelinde zaten düş var diyebiliriz. Birbirinden tamamen bağımsız iki ayrı kelime değiller. Şeyleri tamamen bilmek mümkün mü ya da tamamıyla bilemesek de düşleyebilir miyiz hatta düşleyerek bilebilir miyiz?

İnsan ve hudutları… Deveden büyük fil var. Düşüncem her zaman daha büyük düşüncelere çarpıp durmak zorunda ve orayı aşmayı başarırsa şayet yine kendinden daha büyük düşüncelere çarpıp durmak zorunda. Bu döngü böyle devam ederken elbette bir yerde düşünce aşılamayacak duvarlara çarpacak, durmak zorunda kalacak. Belki tam orada Nietzsche gibi bir atın boynuna sarılıp hüngür hüngür ağlayacak. 

Bilmek büyük bir iddia, bildiğini iddia edersen bildiklerinden hesap sorulabilir sana. Açıklamak, ikna etmek durumundasın.  Ama insana düşleri için hesap sorulamaz. Düşlemek bir iddia taşımaz, üstelik kanatları olduğu halde. Bilmenin ise adımları vardır, ayağı yere temkinli basar, önüne bir çukur çıkarsa ve fark edemezse oraya düşüp kalır. Ama düş çukurların üzerinden uçup gider.

Bilmenin insanda açtığı yaralara düşler pansuman yapar sık sık. Dertli dertli düşünür insan, düşlere ise dalıp dalıp gider. Şâir düşünde sevdiğini yanına alıp anasının düşlerine kaçar. Çoğunluk aklını kullanmakta pek mahir olmayabilir ama düşlerken daha eşitiz, daha hür, daha kendimiz. Düşlerken daha insanız. Düşlerken daha yüce. Ne diyordu Beyatlı : “Duy tabîatte biraz sen de ilâh olduğunu.” Nasıl mümkün bu? Düşleyerek. “İnsan, âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar.”

Önceki Yazı

“Film çekmek için hikâye aramıyorum”

Sonraki Yazı

“Doğaçlama müzik” üzerine bir deneme – 4

Son Yazılar

Alyoşa’dan aşk ile selam

Sanat ajandası, sanat dolu bir sayfa ile karşınızda. Bu sayımızda sanatçı Aliye Berger’in hikayesini anlatacağız. Aliye