Cennet’in cehennemi

6 dakikada okunur

“Postalını hiç çıkarmadan yürüyen yalınayak sızıydı hayat!..”

 Albert Camus “Kara kışın ortasında, içimde galip gelen bir yaz olduğunu fark ettim” demiş bir yazısında. Fark edişlerimiz geç kalmış yanlarımızın anne şefkati duruşudur hep. Öyle ya da böyle kazanmamız için bizi hayata ve doğruya iten şartsız koşulsuz anne şefkatidir fark edişlerimiz… Silkelenmemize vesile olan kelimeler, cümleler, yazılar; yazgımızın hangi bölümünde ağırlanır bilemeyiz! Ama çok iyi bildiğimiz bir şey var ki mesajların apaçık verildiği ‘hayatın pencerelerini’ doğru açmakla başlıyor her şey. Yanlış açılan pencerelerin bazen doğru olanı, doğruya açılan pencerenin de bazen yanlış olanı doğurduğunu görmekse, “Garanti gördüğünüz her şey; sınavın en muhkem sancısıdır!..” cümlemizi akla getiriyor.  

Saçlarını taramayan hayat dağınık bırakıp her yeri, bizlerin ruhunu da dağıta dağıta toparlıyor tekrar dağıtmak için. Hayatın matematiğinde bir sorun olmadığını bile bile bir arızanın varlığından bahsederek kendi ham yanımızı daha da ortaya çıkararak isyan ya da şükür makamına varıyoruz böylece. Ve sahiden de bunun adına yaşamak berzahından kesitler deniliyor! Kesitlerin bir parçası bize veriliyor bir diğer parçası bizi bize layık görmeyen hikâyelere. Hikâyelerdeki karakterlerin ve figüranların gücünü kuvvetini belirlemek kesinlikle bizim güç ya da güçsüzlüğümüze bağlı kılınıyor. Her şeyin bizim elimizde olması ama hiçbir şeye gücümüzün yetmeyeceği an’a gelmekse adını daha tam koyamadığımız bir savaşın adı oluyor. 

Cennet’e gelelim mi? 

Kimse duymasın diye içindeki çocukla hep barışık olup samimiyetin avlusunda oyunlar oynayarak hayatın kuru gürültüsüne coşkusunu yama yapan kadındı o. Ve bize girizgâhı yaptıran sebep Cennet’in gözlerinde gördüğümüz sancı ve “susturamıyorum” çığlığı idi… Susturamadıklarımızın esiri olurken susturduklarımızın efendisi mi oluyorduk? Suallerin ellerinden tutup soğuk koridoru arşınlarken her biri başka bir dünyanın insanı olan gönüllerin mahzun duruşunda yeniden hayat tanımının göbeğini kesiyordu kalemimiz. Cennet’i bekleyen hayat ona iki yol sunuyordu. Bir tarafta iradesinin ona sunduğu bahar türküsü bir tarafta ruhunu saran ve onu ondan çalan ve karanlığa çağıran “çakma” iç sesi! 

Çakma iç ses… Çünkü biliyoruz iç seslerimiz kalbimizle aklımız arasında köprü olan en yalansız akrabadır. Aklımızla asıl olanı idrak etmemiz için önce kalbin fısıldadığı rotadır iç sesimiz. Cennet’in susturamadığı ve o soğuk koridorlardan çıkar çıkmaz onu sarıp sarmalayan ve hayatı dar eden susturamadıklarını dinleyip dinlememesi neye bağlıydı? İlaçlar ve doğru telkinler dediğinizi duyar gibiyim. İlaçlarlar, ek destekler, kitaplar, araştırmalar ve manevi reçeteler bir insan için sağlığa ve umuda giden en doğru yol olsa da çaresiz kaldığımız tam o yerde bir soru cevabını asla bulamıyor. Sanırım bulamayacak da!? Bir an var ki insanın iliklerine dek kendi ile kaldığı o yerde uçurum ve gökyüzü tablosu çiziliyor. Ve… 

Cennet’in cehennemine konuk ettiğimiz Albert Camus’un kara kışının tam orta yerine bağdaş kuran o yaz uğrasın yüreklerimize… 

 

Önceki Yazı

Mimarinin vadettikleri “Like Father Like Son”

Sonraki Yazı

İstanbul kazan okuyucu kepçe 

Son Yazılar

Onun mirası tebessümü ve dostluğuydu

Şehit Mustafa Cambaz anlatılırken tebessümünden, kediseverliğinden, fotoğrafçılığından ve mücadelesinden bahsediliyor. Onun mücadelesi doğduğu andan başlıyor 15

Yazının nabzı vardır

Yazar Zeki Bulduk: “Yazı, yaşamaktan daha sahici geliyor bana. Yazıyı pek değiştiremeyiz ama anıları bile farklı