Müzisyen ve besteci olmak hakkında 

20 dakikada okunur

Müziği her şeyden çok sevmek, işte bu mutsuzluktur. / Paul Klee

Dünyaca ünlü caz müzisyen Thelonious Monk şöyle demiş: ‘‘Konservatuara iyi ki gitmememişim, büyük bir olasılıkla beni mahvederdi.’’ Yazımın başına bu cümleyi yazmamın bir sebebi var. İnsan, hayatında uğraştığı alana her şeyiyle sarılıp muazzam bir disiplinle çalışırsa başarısızlığa da mahkumdur. Mükemmeliyetçi olmaya çalışan insanların her zaman bir kuşku ve korkuyla yaşadığını unutmamalıyız. 

Osmanlı-Türk müziğinde usta-çırak ilişkisine dayalı meşk usulü vardı. Bir bestecinin bestesi mutlak bir şekilde sahiplenilmeden, her icrada yeniden inşaya açık bir biçimde icra edilirdi. Tanburi Cemil Bey’in taksimleri bunun en güzel örneklerindendir. Batı klasik müzik orkestralarında ise icracıya kâğıtta yazanı çalmaktan başka iş düşmez. Her şey kurallı, bir kalıba dayalı ve bir o kadar da kusursuz olma çabası içinde icra edilmek zorundadır klasik müzikte. 18. yüzyılda Beethoven’in doğaçlamacı yaklaşımlarla yaptığı bestelerde az da olsa bu kural dışında çıkıldığını görürüz. Elbette bir bestenin notasının yazılması o bestenin kime ait olduğunu ve kalıcılığını sürdürmesi açısından önemlidir ama nota, Osmanlı-Türk müziğindeki meşk sistemine kısıtlı bir hareket alanı sunmuştur. Daha fazla kafanızı karıştırmadan bunu vereceğim bir örnekle daha iyi açıklayayım. Severek dinlediğim muhteşem Mevlevi ayinleri besteleyen Ahmed Avni Konuk’a (1868-1938): “Neden nota öğrenmediniz?” diye sorulduğunda “Musiki adabım bozulur.” diye cevap verir. Aynı şekilde, dünyaca ünlü gitarist Paco de Lucia da ömrünün sonuna kadar nota öğrenmemiştir. Çünkü notanın yaratıcılığını engelleyeceğini dile getirmiştir. 

 Bir müzisyen olarak kendi yaşadığım tecrübelerden yola çıkıp müzisyen ve besteci olmak üzerinde kafa yorarım hep. İlk önce müzisyen olmanın gerekliliklerinden bahsetmeye çalışayım. Eğer ses sanatçısı değilseniz ve müzisyen olmak istiyorsanız öncelikle bir enstrümanınız olmalıdır. Enstrüman almak yetmez. Enstrümanınız ile kurduğunuz bağ müzisyen olup olmayacağını belirleyen unsurdur. Yani insan enstrüman edinip boş vakitlerini o enstrümanla geçirirse müzisyen olamaz. Ne zaman ki o enstrümanını boş vakit geçirme aracı olmaktan çıkarır ise o zaman gerçek müzisyen olma yolunda ilk adımını atmış olur.

Esntrümanını vakit geçirmek aracı olmaktan çıkarıp icra etmekle de bitmez bu hikâye. Bir kere en başta o enstrüman icrasında belirlenmiş ve kabul edilmiş icra tekniklerini öğrenmelidir. Kendim üzerinden bir örnekle açıklayayım bunu. Ben İran’a santur öğrenmeye gittim. İran’a gitme sebebim santurun en fazla icra edildiği yer olması ve Türkiye’de santur öğreten birilerinin olmamasıydı. Yaptığım ilk iş santurun İran klasik müziği içinde icra edildiği gibi icra etmek oldu. Bir sazı öğrenmek istiyorsanız ilk önce onun geleneksel ve standart çalım tekniğini öğrenmelisiniz. Böylelikle iyi bir icracı olma yolunda emin adımlarla ilerleyebilirsiniz. Sonrasında o belirlenmiş ve kabul görmüş icra dışında yeni bir teknik, kompozisyon, ve yeni bir armoni anlayışı getirerek sorgulayıcı yenilikçilikle özgün bir müzisyen olabilirsiniz.

Bunun için çok çalışmanız gerek ama bu çalışmayı da abartmamak gerek diye düşünüyorum. Sıkı bir disiplin içinde enstrümana çalışılmasını doğru bulmuyorum. Elbette çalışarak becerimizi geliştiririz fakat çok fazla çalışmak bir müddet sonra hem icramıza hem bedenimize zarar verir. Mesela ben klasik müzik icracısı olamayacağımı düşünüyorum. Çünkü klasik müzik icracıları sazına büyük bir titizlilikle ve disiplinle en çok çalışan müzisyenlerdir. Şunu unutmamalıyız. Müzik hayatımızın bir parçası olmalıdır ama hayatımızı da tamamen ele geçirmemelidir. Ele geçirdiği zaman bir gün bile enstrüman icra etmeden durmakta zorluk çeker müzisyen. Etrafımda böyle müzisyen dostlarım var. Onların müziğe bağımlı olduğunu düşünüyorum.

Müzisyen kendi bireysel sesini duymak için çaba sarf etmelidir. Yeni bir teknik, kompozisyon, armoni ve müzik anlayışı getirerek kendi sesini duymuş müzisyenlere Miles Davis, Anouar Brahem, Ara Dinkjian, Evrim Demirel, Prokofiyev, İgor Stravinski, Ahmad Jamal, ve John Cage ve Arvo Part’ı örnek verebilirim. Bu müzisyenler besteci olmalarının yanı sıra müzikte kabul görülmüş ve belirlenmiş kuralların dışında icra ettikleri enstrümanda ve bestecilik anlayışında yepyeni tarzlar yaratmış müzisyenlerdir. Tabii ki varolup gelen geleneksel tarzı da kendi buldukları yeni tarz içinde yeniden yaratmışlardır. Türkiye’de genç kuşak olarak dini müzik (tasavvuf müziği demeyi tercih etmiyorum) yapan bir avuç insandan birisiyim. Hatırı sayılır bir dinleyicim de var. Üstelik bu dinleyicilerimin yaş ortalaması yirmi ve otuz yaş arası. Beni dinlemelerin sebebinin eski musikimizi yeni bir tarz ve anlayışla icra etmek olduğuna inanıyorum. Anlatmak istediğim de bu. Yani yeni bir çağdayız ve eski olanı, yani kadim ve geleneksel olanı bu çağın içinde yeniden yorumlamalıyız diye düşünüyorum. 

Bir de kendi müziğini icra eden müzisyene eşlik eden yani beraber sahne alacak olan müzisyen de evinizin odasındaki kadar rahat müzik yaptığınız birisi olmalıdır. Yıllardır kardeşim ve eşimle sahne alıyoruz. Sahnede birbirimize bakmadan ne yapacağımızı anlıyoruz. 

Dünyaca ünlü gitar virtüözü Hemşehrim Ahmet Kanneci ile sohbet ederken ona ‘‘Neden hiç beste yapmadın?’’ diye sormuştum. O da “Zaten dostum Turgay Erdener’in ve daha birçok bestecinin muhteşem eserleri varken ben de icracılığıma yoğunlaşmak istedim. Muhteşem besteler icra ettim” diye cevap vermişti. Ahmet hocanın yanından ayrılınca sazında ustalaşmış ve virtüöz olan insanların beste yapmadan nasıl yaşadıklarını düşündüm. İlla ki insan sazını eline alınca kendince bir şeyler çalmak ister diye düşünüyorum. Beste yapmadan nasıl bir ömür geçirirler aklım almıyor. 

Ahmet Kanneci bir gitar virtüözü. İşinin ehli olanlardan müzik dinlemek başka bir lezzet. Mesela YoYo Ma’nın çellosundan ya da Glenn Gold’un piyanosundan dinlediğim Bach eserlerini dinlerken hissettiğim ve eriştiğim duyguyu başka bir piyanist ve çellistte hissedemiyorum. İlla ki virtüöz mü olmak gerek? tabii ki hayır. Santuru (dulcimeri) gerçekten amatör seviyede çalan Stephan Micus’un Oceon albümündeki santurla yaptığı besteleri dinlerken bir santuri olarak ruhum dinleniyor resmen. Aynı duyguyu curasıyla bestelerini curayla icra eden dostum Özgür Baba’yı dinlerken de yaşıyorum. Bence müziğin insanı etkileyen en önemli tarafı icracının ruhunda hissettiklerini dinleyicisine de hissettirmesini başarmasıdır. Müzik, akılla ve matematiksel bir ifadeyle değil, duygu ve hislerle yapıldığı zaman daha etkilidir. Belki de bu yüzden Wagner’in bestelerini dinlemek yerine Çaykovski bestelerini dinlemeyi tercih ediyorum. Çünkü Wagner’in müziğinde akıl vardır hep. Teknik açıdan yani matematiksel olarak kusursuzdur ama duygu yoktur. Ama Çaykovski de durum tam tersidir. 

Madem ki başlığıma ‘‘besteci olmak’’ yazdım o zaman ben de “Biraz da santur anlatsın” adlı enstrümantal bestemi nasıl yaptığımı anlatayım sizlere. Santur çalmasını Tebriz’de öğrendikten sonra besteler yapmaya başladım. Sonra sokakta çaldım bu bestelerimi. Bir dinleyicim ile sokakta muhabbet ederken aklıma “Neden bir konser salonunda da konser yapmayayım?” diye bir soru takıldı. Salon kiralayacak param olmadığı için belediyelere ve konser organize eden kurumlara başvurdum. Hepsinden de olumsuz cevap aldım. Zaten santuru bilen birisi de çıkmadı karşıma. Santur deyince sonunda “tur” olduğu için turizm şirketi zanneden kültür sanat müdürleri bile oldu. Konser yapma çabam bir sonuç vermeyince evimde yorgun argın dönüp santurumun başına oturdum ve “Biraz da santur anlatsın” adlı bestemi yaptım. Santurun dilinden hissettiklerimi sunmak istedim. Çünkü yaşadıklarıma o şahitti. Beste bir anda oturulup yapınca bitmez. Yaptığım bestenin kendisini bulması için de defalarca kez çalarım çünkü beste icrada belirli bir aşamadan sonra akıp giden suyun kendini bulması gibi kendi yolunu bulur. Tıpkı tren raylarının zamanla yerine oturması gibi beste de zamanla demlenir ve tamam olduğunda besteci bunu anlar. Besteci icra ettiğinde zihne ve kalbe yerleşir. “Biraz da santur anlatsın” adlı bestemi her çaldığımda başka bir şey hissederim. 

Kayıt aşamasında muhteşem ses kayıt cihazlarına ihtiyacım olmaz. Sazımın seslerinin ortalama bir düzeyde duyurmak yeterli olur. Teknoloji ile kayıtlarda da bir sahtekarlık oluşmaya başladı. Roland Barthes şöyle der: “İnsan soyunun gelişimi ve insanlık tarihinin de yer alan teknolojik ilerlemenin beş duyunun hiyerarşisini değiştirmiş ve değiştirmeye devam ediyor.” Günümüzde sesiniz ve icranız kötü ise iyi bir mix yapan kişi bunu muhteşem bir şekilde düzeltip pürüzsüz bir hale getirebilir. Bu bana hiç samimi gelmemiştir. Hatta sahtekârlık diye de tanımlayabilirim. Belki de bu yüzden artık Aşık Veysel, Aşık Mahzuni Şerif ve Feyzullah Çınar gibi ozanlarımızı dinlerken o güzel kirli sesleri duymuyoruz. Artık bütün sesler mükemmel olmak zorundaymış bir düşünce var. 

Ben kayıtlarımda yanlış notaya bastığım an bile duraksamam devam ederim. Çünkü kayıt anında elim başka bir notadan ses çıkarmak istemişse belki de icramın kendine has yapısı böyledir diye düşünürüm. İlla ki dört dörtlük olmak zorunda bırakmam. İnsan kusuru ile var olur. Kusur bizlerin hakikatidir. Bizim imzamızdır. Tebriz’de bir dostum el yapımı halı dokurdu ve son düğümü ters atardı. Bunu görünce sordum ona. O da “kusursuz olan sadece Allah’tır” demişti. Çok etkilenmiştim bundan. Yazımın başında da değinmiştim zaten her zaman mükemmelliyetçi olmamak gerektiğine. 

Albümlerimin çoğunu dostum Cansun Küçüktürk’ün ev stüdyosunda kaydettim. Mesela en çok dinlenen bestemi “Yak Sinemi Ateşlere” (bir milyondan fazla) kendi evimde dostum Tuncay Korkmaz’ın ses kartıyla kaydettim. Binlerce lira harcayıp bestenizi kaydetmeye gerek yoktur. Benim için yaptığım işin samimi ve hakiki olması yeterlidir. Bu benim kişisel tercihim tabii ki…

Beste yaparken ve enstrüman icra ederken kendi sesini bulmak isteyen müzisyenlerin öncelikle başka müzisyenlerin yaptıklarına kulak vermelidir. Kendi bestelerini yaparken dinleyicinin beklentisini değil, kendi istediğini yapmalıdır. Yani her müzisyen başka müzisyenden etkilenebilir ama bestelerini ve icrasını yaparken taklitten uzak durup kendi özgünlüğünü ortaya koymalıdır. Ortaya konan müzik bir hikaye anlatmalıdır

Yazımın daha iyi anlaşılması için birkaç örnek vermek istiyorum. İran klasik müziği içerisinde Santuri Ardavan Kamkar’ın ve Hossein Alizadeh’in müziğini çok severim. Sebebi ise İran müziği tanımlarının özgünlüğünü korurken yeni sesler ve müzik yaratmanın harika örneğidir. Bir başka örnek daha vereyim. Klasik müziğin dev isimlerinden birisi olan Prokofiyev, modern müziğin klasik eğitimli kulaklara dehşet veren tınılarını üreten bir özgün bestecidir. Besteleri ile dinleyicilerini şaşırtmıştır. Çok sevdiğim müzik yazarı Ali Ergür’ün deyimiyle ‘‘en içten çığlığını duyurmuş bir bestecidir Prokofiyev.’’

Müzisyen bir notanın ardında gizli olanı keşfedendir. Yeni bir ses arayışı peşinde olmalıdır. Son zamanlarda efsanevi cazcı virtüöz Charlie Parker dinliyorum. Şimdiye kadar anlattığım her şey onda var. Armoni, melodi ve ifadelere olan yaklaşımına hayran kalmamak elde değil. Neden mi hayran kalıyorum?  Çünkü o enstrümanından çıkan sesler ile bunların üzerinde yer aldığı formun belirlediği beklentiler arasındaki etkileşimleri müthiş bir şekilde kontrol ederek müziğini her icrasında yeniden şekillendiren bir müzisyen

Önceki Yazı

Türk müziği bana tokat attı

Sonraki Yazı

Yapay zekâ ile sanatın diyaloğu

Son Yazılar

Onun mirası tebessümü ve dostluğuydu

Şehit Mustafa Cambaz anlatılırken tebessümünden, kediseverliğinden, fotoğrafçılığından ve mücadelesinden bahsediliyor. Onun mücadelesi doğduğu andan başlıyor 15

Yazının nabzı vardır

Yazar Zeki Bulduk: “Yazı, yaşamaktan daha sahici geliyor bana. Yazıyı pek değiştiremeyiz ama anıları bile farklı