Yüz senede bir açan gül: Ebu’-l Hasan Harakânî

6 dakikada okunur

İlk büyük sufilerden Bâyezîd-i Bistâmî, yılda bir defaya mahsus Harakan’ın üst taraflarındaki dağlık bölgede bir mağaraya gider, ‘özünü tenhaya çekip’ ibadet ve tefekkürle meşgul olurmuş. Bir gün yine dervişleriyle bu civardan geçerken aniden durmuş ve “Tam buradan bir erin kokusunu alıyorum” demiş. Dervişleri şaşırmış ve “Sultanım bizler bir koku alamıyoruz, acaba bu neyin sırrıdır?” diye sual etmişler. ‘Sultânü’l-ârifîn’ Bâyezîd-i Bistâmî şöyle cevap vermiş: “Benden bir asır sonra bir er gelecek. Adı Ali, künyesi Ebu’l-Hasan, benden üç derece önde olacak, aile sıkıntısı çekecek, çiftçilik yapacak ve ağaç dikecek.”

Pek çok kaynağa göre Bâyezîd-i Bistâmî 848 senesinde vefat etmiştir. Ebu’-l Hasan Harakânî’nin ise 963 senesinde doğduğu bilgisine riayet edilir. Mesnevî’de ve pek çok kaynakta teferruatıyla anlatılan yukarıdaki gerçeğin pek çok irfani yönü var. Bunlardan biri, belki de en önemlisi bir büyük gönül sahibinin, bir başka büyük gönül sahibini ruhaniyetiyle terbiye etmesi.

Harakânî, on iki yıl boyunca, yatsı namazını Harakan’da cemaatle kıldıktan sonra Bistam’a yönelir, Bâyezîd-i Bistâmî’nin türbesine gidermiş. On iki yıl boyunca Bâyezîd-i Bistâmî’nin başucunda ve ayakta durur, “Ey Allah’ım! Bâyezîd’e ihsan ettiğin hil’atten Ebu’l-Hasan’a da bir koku ver!” diye niyaz edermiş. Harakânî, on iki yılın sonunda türbeden bir ses işitir: “Ey Ebu’l-Hasan, irşad zamanın geldi. Bende olan ve bana verilen şey, senin bereketinle verildi. Fatiha’yı okumaya başla!”

Bir ümmi olan Harakânî, “ümmü’l-kitâb” olan Fatiha’yı okur. “Yirmi dördüncü günde Kurân’ın tamamını öğrendim” der. Bâyezîd-i Bistâmî’nin ruhaniyetiyle büyük sırlara, yüksek manevi makamlara erişir ve nihayet o ruhaniyetten gelen emirle Harakan’da sohbete, halkı irşad hizmetine başlar. Çadır benzeri dergâhında yaptığı ilk sohbette “Bu kapıya gelen her kim olursa olsun ekmeğini ve suyunu verin, asla inancını sormayın. Hakk katında ruh taşıyan herkes, Ebu’l-Hasan’ın sofrasından yemeye layıktır.” der. Fütüvvet ruhunun bu hakikati, bir başka sohbetinde ise şöyle tecelli eder: “Allah’ım gariplerin benim tekkemde ölmelerine müsaade etme, Ebu’l-Hasan’ın tekkesinde bir garip öldü derlerse; o garibin ölümüne tahammül edecek güce sahip değilim.”

Fütüvvet ruhunun hakikati, Nebevî ahlaktır. Zira Resûl-i Ekrem Efendimiz “Ümmetimden bir kimse bir sıkıntıya düşünce ben de aynı sıkıntıyı çekerim, ta ki o kurtulunca kadar” demiştir. Fahr-i Kâinat Efendimizin bu hassasiyetleri, onun âşığı ve sadığı olan Ebu’-l Hasan Harakânî’de şöyle bir derinlik bulmuştur: “Türkistan’dan Şam’a kadar olan sahada bir kardeşimin par­mağına batan diken, benim parmağıma batmıştır; birinin ayağına çarpan taş, benim ayağımı acıtmıştır. Bir kalpte hüzün varsa, o kalp benim kalbimdir.”

Muhabbet, ruhun işidir. Ancak kemâle ulaşmış ve Hakk’a vasıl olmuş ruhların muhabbeti bir başkasını irşad edebilir. Yeryüzünde nice diriler vardır ki ölüdür, nice göçmüşler vardır ki diridir. Bâyezîd-i Bistâmî, Ebu’-l Hasan Harakânî, onları görenler, sonra onları görenleri görenler, sevenler, hizmet edenler. Rıza lokması, fütüvvet sofrasındadır. Talip olana, bulup yemek de nasip ola…

Önceki Yazı

Bütüncül bir memleket panoraması: Deliliğe Zarif Bir Giriş 

Sonraki Yazı

Yerli sinema dijital mecralarda el yükseltiyor 

Son Yazılar

Sahnede kör oluyorum

Özellikle komedi yapımlarından tanıdığımız ama ters köşe yapan işlerle de seyircilerinin karşısına çıkmayı seven oyuncu Gökhan